• Bir mesele, yalnızca sonuçları üzerinden okunursa nedenleri görünmez hâle gelir. Nedenleri görülmeyen sorun ise biçim değiştirse bile ortadan kalkmaz.

RIZGAR ZAG

İnsan dünyaya gözlerini açtığı anda bakmaya başlar fakat görmek için bazen bir ömür yetmez. Bakmak, gözün hareketidir; görmek ise bilincin, hafızanın ve idrakin eylemidir.

Kürt meselesine yalnızca bugünün fotoğrafından bakıldığında yanılgıya düşülür. Uzun yıllar silah, çatışma, dağ, sınır ve cezaevi görüldü. Peki bütün bunları ortaya çıkaran tarih ne kadar görüldü? Bir mesele, yalnızca sonuçları üzerinden okunursa nedenleri görünmez hâle gelir. Nedenleri görülmeyen sorun ise biçim değiştirse bile ortadan kalkmaz.

Görmek, bu nedenle cesaret meselesidir. İnsan bazen bilmediği için değil, bildiğini kabul etmek istemediği için görmez. Görmek, yıllardır doğru kabul ettiğimiz düşünceleri sorgulamayı ve karşımızdakinin hakikatini kabul etmeyi gerektirir. En zoru da kendi hakikatimizin, bütün hakikat olmadığını kabul etmektir.

Kürt meselesinde yeniden ortaya çıkan barış imkânına da böyle bakmak gerekir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından önemli gelişmeler yaşandı. PKK, kendisini feshetme ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı açıkladı; Temmuz 2025’te bir grup gerilla silahlarını sembolik olarak yaktı. Süreç daha sonra Türkiye Meclisi zeminine taşındı. Mesele, yalnızca gelişmelere bakmak değil, onların ne söylediğini görebilmektir. Bir silahın bırakılmasına bakmak başka, onun yerini hangi siyasetin ve hukukun alacağını görmek başkadır. Önder Öcalan’ın silahlı mücadele yerine demokratik siyaset ve toplumsal çözümü öne çıkaran yaklaşımının merkezinde önemli bir soru vardır: Eski araçlarla yeni bir Ortadoğu kurulabilir mi?

Barış, silahın konuşmasına neden olan meselelerin siyaset tarafından konuşulabilir hâle gelmesidir. Unutmak değil, hafızayla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Bir tarafın diğerine teslim olması değil, birlikte yaşamanın hukukunu oluşturabilmektir. Gerçek barışın ölçüsü, insanların kendilerini şiddete başvurmadan ifade edebilecekleri demokratik ve hukuki alanların güçlenmesidir. Asıl sınav burada başlar: Hangi hukukla yaşayacağız? Geçmişin yaralarını nasıl ele alacağız? Birbirimize yalnızca bakacak mıyız, yoksa birbirimizi görecek miyiz?

Önder Öcalan’ın bugünkü süreçteki rolünü değerlendirirken kolaycı dilden uzaklaşmak gerekir. Asıl soru, neye baktığı ve orada ne gördüğüdür. Bir siyasal aktörün öngörüsü, değişen koşullarda eski araçların sınırlarını fark edip yeni bir yol önerebilmesiyle de ölçülür. Bugünkü yaklaşımın önemi, çözümün demokratik siyaset, hukuk ve toplumsal uzlaşmada aranması gerektiği düşüncesindedir.

Görmek, yalnızca bir kişinin görevi değildir. Bir kişi görür, toplum görmezse yol açılmaz. Bir halk görür, devlet görmezse çözüm zorlaşır. Devlet görür, toplum hazırlanmazsa barış kırılgan kalır. Barışın gerçek gücü, görmenin ortaklaşmasıdır.

Çatışmanın bir bölümü zihinlerde yaşar. Orada korkular, yasak kelimeler, “biz” ve “onlar” vardır. Silahları susturmak mümkün olabilir; zihinlerdeki mevzileri kaldırmak daha uzun zaman alır. Barışın en uzun yolu, bazen iki insanın zihni arasındaki mesafedir.

Savaş görünürdür. Silah, tank, yıkılmış bina ve mezar görünür. Barış ise başlangıçta görünmez. Önce bir ihtimal, bir düşünce, bir cümle, bir el, bir kapıdır. İnsanlar onu koruyabilirse hukuka, siyasete ve gündelik hayata dönüşür. Savaşı görmek kolaydır; barışı görmek cesaret ister.

Belki yıllar sonra bugünlere yeniden baktığımızda bir soru kalacak: Bu dönem önümüzden geçerken biz ne gördük? Yalnızca silahı, devleti, örgütü, Türk ve Kürt'ü mü; yoksa bütün bunların arkasındaki ortak yaşam ihtimalini de görebildik mi?

100 yıldır birbirimize bakıyoruz. Artık birbirimizi görmenin zamanı gelmiş olabilir. Görmek, karşındakine benzemek veya teslim olmak değildir. Görmek, karşındakinin de senin kadar gerçek olduğunu kabul etmektir.