• Gidişler, dönüşsüz değil, gözler su sesinde, yakılan köyün külünde ve bombalanan mezarların suskunluğunda olacak. Kapılar açık kalacak gecelerin Dewrêşleri için.

RUŞEN TUTKU

Gitmek, gidişin ilk adımı olacaksa tükenen zamana dalmak ve biraz soluklanmanın düşüne karışmak gerekir. Yol ağır ve uzun akacak gözlerde. Hesap kendinle, dağlarla olacak gibi. İçinin kıyısına çekilmeyecek adımların temposu. Ateşlenen günler, kül kokusu ve yağmalanan hayallerin izlerini üzerinden atamadan gecelere dokunmasın sabahın soğuk elleri. Bacalardan yayılan buğulu taze ekmek kokusu, kapıların yorgunluğu ve sabahlara bakan pencerelerin sesi.

Şair “eski bir hikayeden geldim sana" diyor. Şimdi yol almanın ve belki upuzun düşünmenin vakti. Her hikayenin diline, duvarlara sinmiş kokusuna, sırlarının direngenliğine karışma elleri bekleyişte. Vadinin sesini dinlemek, yağmurun melodisini ruhunun kuytuluklarına bırakmanın anı ağır sanki. Şarkıların seni anlattığı nakarata katılmak bazen. Börtü böcek konuşmuyor, suskun suların bilinmezliği de. Bir yudum su iç; ırmağın sesi kalsın dudaklarında. Kalsın son damlanın titreyişi. Belki buharlaşacak ve belki buza kesilecek ikliminde. Bir avuç toprak al, okşa kuruyan avucunla. Yakılmış evlerin küllerinden süzülen o ölümcül koku unutmaya gelmez. Evrene sinmiş gibi rüzgarla değer soluklara. Bir köy vardı dün, evlerinin duvarlarında çocuk sesleri silinmiyordu kulaklardan. Kapılarında akşamı bekleyen gölgeler belirgindi. Şimdi bacalarından duman yerine suskunluk, olmamışlığın tarifsizliği yükseliyor. Kim seni, dilindeki isyanı saklayacak göz kapaklarında? 

Bir evin eşiğinde yarım kalmış bir ayakkabı, yırtılmış bir mendilin çürümüşlüğü asılı yalnızlıklarda. Belki bir duvarın dibinde kül olmuş bir oyuncak, rüzgârın önünde savrulan ve kime ait olduğu bilinmeyen bir avuç saç teli. Tara en uzun gecelerin kemiriciliğini. Zülüflerin ucu kırmasın dokunuşlarda. Usulca mırıldan biriktirdiğin anıları. Oğulların ve kızlarının umut dolu bakışları halen orada. Dağların ruhunu isyanlı kılan militanlar yol aldı yeni sabahlara. Aldı ama düşlerin geleceği sonlanmadı; geliş, dönüş hep nefeslerde beklenti halinde olacak. Sonlanmayan bir roman, hep yeni başlangıçların heyecanında.

Ülke özleminin Dewrêşleri yol alacak. Sular onlarsız akacak, ağaçlar yaprak açacak ve sonra sararacak dağlar. İklimler, belki hep yağmurunu bekleyecek. Sırtlarında dünden kalma hırkası, ayağında adını bilmediği yolların tozu ve toprakla buluşan yoldaşlarının son gülüşleri kalacak belki. Ardında ateşe verilmiş evler, duvarlara sinmiş kurşun sesleri, bombaların altında susmuş mezarlarların yıkıntıları yapışacak gözlere. Bir şehit mezarlığıydı orası. Taşları bile geceleri ürpertici kadar duygulu baş uçlarında. Toprağın bağrına emanet edilmiş isimler, her patlayan bombayla yeniden yerinde oynayan hatıralar, hiçbir gözün derinliğine sığınmayacak.

Onlar, ülkenin hakiki sevdalıları. Belki de bütün bunlardan son bir bakış gibi dolaşacak Munzur'un dalgalarında. Pas tutmuş bir kapının menteşesinde kalacak geçmişin gıcırtısı. Gölgeleriyle gecelere karışanların gizemi hep orada dolaşacak. Bir annenin gözlerinde büyüyen gece, bir çocuğun susarak öğrendiği ayrılık, birinin boğazında düğümlenen ve hiçbir zaman dillendirilmeyen vedaların utangaçlığı.

Eski bir sen kaldı dünden. Kim toplayacak şimdi ucu kırılmış saçlarının arasına sinen kokuyu? Kim bilecek hangi yağmurun altında ağladığını? Hangi gecede gözlerini kapatıp evinin hâlâ yerinde olduğunu düşlediğini? Gül yüzlü suların mavi düşlerine dokunan ellerinin sıcaklığı çocukluğun aktığını kim bilecek?

En açık halinle dokun yangın bakışlarının titreyişine, çünkü bazı gözler ağlamaz; içinde bir köy yanar da sadece uzaklara bakar. Orada, yangının alevinde ve kenetlenen Dörtler'in isyanında. Gidişlere hazırlan. Talan edilmiş evlere, yağmalanmış seslere, yarım bırakılmış yarınlara. Eskimiş düşlerini ara yorgun gözlerin derinliğinde.

Belki bir çocuğun avucunda kalmıştır evinin anahtarı. Kime, ne zaman hangi rüzgara açılacak bilinmez, tutun bir sabahın kanatlarına. Belki bir kadının suskunluğunda daha dönmemiş bir adamın ayak sesi. Irmak akıyordu o gün. Biraz matemli ama bağırmaya hazırdı. Suyun sesi, uzaktan gelen bir ağıt gibiydi. Çağrışlı, biraz isyan ve kalışa davet vardı sesli notalarında. Kıyısında taşlara çarpa çarpa bütün ölülerin adını taşıyordu sanki. Gülüşleri, şarkılı dilleri, halayları. Bir suyun hafızası olur mu bilmem ama o ırmak gördüğü yangınları unutmadı. İsyanlı tarihin hafızası, yakarışları hiç kaybolmadı. Sabahın en ince sesiydi uzaklaşan duman. Gökyüzü ağardı. Toprak, geceden kalma bir acıyla susuyordu.

Sen, eski bir anıdan düşmüş gibi vardın kapıma. Yorgundun. Özlemle beklediğin ne varsa geceye düşmüş, uykunun en derin yerine saklanmıştı. Susan bir dil, titreyen bir ses, boşalan gözler. Şafağa kalan yalnız bunlardı. Bir de ırmağın sesi. Akıp gidiyordu su ama hiçbir şey geçmiyordu. Tüm yaşananlar oradaydı hep. Ne yangının kokusu, ne toprağın altında uyuyanların adı ne de gözlerinde biriken o büyük ve sessiz acı. Gidişler, dönüşsüz değil, gözler su sesinde, yakılan köyün külünde ve bombalanan mezarların suskunluğunda olacak.

Kapılar açık kalacak gecelerin Dewrêşleri için. Bitmeyen bir şiirin tınısı orada. Gelecek ve belki yine kaybolacaklar zamanın ayak seslerinde. Her nerede olurlarsa olsunlar elleri toprak, gözleri ışık taşıyacaklar.