Bir akşam, kışın tüm çekilmez lanet havasıyla soğukken Avrupa -ama ülkede ki kara kıyamete henüz ulaşamamışken- buna rağmen kronik hastalığa benzeyen karanlığıyla daha çok çekilmezken, yine bildik bunalım rutinliğinde geçerken günler, sıcak sıcak kanadı Paris.
Ben “Paris” denilince hep aşkı düşünürdüm ve biz kadınları bayıltan o tatlı romantizmi... Seyrettiğim filmlerden ya da okuduğum kitaplardan olacak. Oysa bizim sürgünler hep Paris’te yatmaktalar. Ne bileyim, belki de ondandır, Paris bana hep hasretin, şiirin, duygulu bir şarkının, ağlatan hazin aşkın kenti gibi gelirdi. Bakarkörlük işte ya da gönlünün istediği gibi görme diyelim.
Şimdi “Paris” dendi mi ince ince akarak sokakları yıkayan kızıl bir kan ve ardından bastıran karanlık geliyor gözlerimin önüne. İçimde tarifsiz bir acı oluşuyor ve Paris’ten nefret ediyorum.
Üç nazlı gül dalının, üç eğilmez fidanın, kavgasına sevdalı üç yiğit kadının kanıyla yıkadılar Paris’i, Hrant. Kanımız dondu resmen. Kalleşliğin, alçaklığın, katliamın pervasızlığının karşısında bir kere daha sarsıldık derinden. Hep görsek bile alışamıyoruz katledilmeye usta.
Oysa tam da yeniden barış denilmişti. Akan kan dursun ve kardeş kardeşi katletmesin umuduyla bir kere daha yelken açılmıştı barışa. Ve salmak istemiştik beyaz güvercinleri gökyüzüne, ürkeklikleri geçsin diye. İşte tam “elele tutuşsun tüm ezilen halklar” derken yine geldi kıyım. Ne zaman barış dense kan akar, katliam kokar ülkemiz de ama bu sefer Paris’te vurdu cellatlar hem de üç kadını.
Hele biri vardı ki... Tanır mıydın bilmem? Efsanesini dinlerdik kendini şahsen tanımasak bile... O özgürlüğün adıydı dilimizde. Kadını özgürleştirmenin, halkını özgürleştirmenin, sarp dağların, düşmana kafa tutmanın, dağlarda silah kuşanmanın, direncin, cesaretin, Diyarbakır zindanında zulme haykırmanın çığlığıydı. Dêrsim dağlarının asi rüzgarı, Seyit Rıza’nın kızı, Kürtlerin onuru, değeri, Sakine’si, “Hevala Sarası.”
Bir akşam Hrant, daha kurt kuş uyumadan... Hani akşam yemeğinden sonra Fransızlar ne yapar bilmem ama bir demli çay içerken bizimkiler, çocuklar ödevlerini bitirmişken, anneler “yatağa” diye bağırırken, sokaklardan sesler yavaş yavaş kesilmişken, işçiler yorgunlukla ayaklarını uzatmışken ve “bizimkiler” yine aynı tempoyla harıl harıl özgürlük uğruna çalışırlarken aniden, sinsice, kahpece vurdular Paris’in göbeğinde üç halkına sevdalı Kürt kadınını.
Amed halkı kucakladı onları. Tüm Kürdistan kucakladı. Kurt-kuş ağladı Hrant. Sonra Amed’de veda edip, köylerine gittiler, topraktan geldik toprağa gideriz ya... Sakine de geri gitti Dêrsim dağlarına…
İşte bu memleketin son hali... Seneye yazamayacağım sana. Kendimi uğursuz bir ulak, damda ki baykuş gibi hisseder oldum. Ama yazacağım Hrant... Ant olsun ki yazacağım sana beyaz güvercinlerin tüm tedirginliklerini atıp gökyüzünde takla attığı günü de... O zamana kadar bağışla beni... Hoş çakal USTA....
BANU GÜDENOÐLU: Ben sana ne yazayım