Soğuk savaş sonrası ABD'nin Irak ve Afganistan'ı işgali bütün bölgesel denklemleri alt üst etti; sonrasında yaşadıklarımız ise bu iki işgalin artçıları olmaktadır...

Aslında gerçeğin görünenden çok farklı olabileceğini son yıllarda Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerle çok net yaşadık. ABD operasyonlarından en fazla ABD'nin görünürde en yakın müttefikleri yakınırken; bu operasyonlardan bölgesel düzeyde en fazla faydayı İran gibi ABD'nin düşmanları sağlamış oluyordu.

İran, Taliban rejimi ve Saddam Hüseyin gibi düşmanlarının sözde en büyük düşmanı ABD tarafından ortadan kaldırılması sonrası büyük bir rahatlama yaşamış oluyorken; Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ABD'nin geleneksel müttefikleri ise bölgesel düzeyde sorunlu bir döneme girmiş oluyordu.

Hem Afganistan'ın hem de Irak'ın işgali bize askeri teknolojilerin sınırlarını da gösteriyordu. Donald Rumsfeld'in adı ile anılan “Rumsfeld Stratejisi” esas olarak; yüksek teknoloji ve en az askerle savaş kazanmaya dayanıyordu. 

Sonuç olarak ABD “Rumsfeld Stratejisi” ile her iki savaşı da ’kazandı’. Ama bu ABD'nin; ne Afganistan'da ne de Irak'ta istediği rejimleri kurmasına yetmedi. Böylece hem dünya kamuoyu hem de ABD'nin bizzat kendisi yıkmakla kurmanın aynı şeyler olmadığını görmüş oluyordu.

ABD her ne kadar uluslararası arenada; kendisi açısından önemli enerji kaynaklarına yönelik ciddi bir tehdit veya nükleer silah kullanma gibi durumlar ortaya çıktığında güç kullanmakta tereddüt etmeyeceğini gösterdiyse de; söz konusu iki işgal sonrasında elindeki gücün düzen kurmakta yeterli olmadığını bizzat kendisi de görmüş oluyordu.

Askeri bütçesi yaklaşık olarak neredeyse 700 milyar Doları bulan ABD; bunca gücüne rağmen dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Afganistan'da istediği düzeni kuramadı.

Vietnam sendromunun etkisinden 11 Eylül travmasına rağmen kurtulamayan ABD; kendi iç kamuoyundan yoğun asker kayıplarına neden olacak savaşlar için yeterince güçlü destek alamıyordu.

Nitekim ABD'de iktidarın cumhuriyetçilerden, demokratlara geçmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesi; ABD kamuoyunun kedisini doğrudan ilgilendirmeyen çatışmalarda ABD askerinin kanının dökülmesini istememesi olmuştur.

Günümüz koşullarında düzen kurmak ancak rıza üretebilmekle mümkün olabilecek bir şey; eğer bir toplum size rıza vermiyorsa orada düzen kuramazsınız; yerel halkların gözünde yeriniz yıkıcı bir barbar olmanın ötesinde gitmez.

Bu yalın gerçek Irak'ta ve Afganistan'da böyleyken; Cizre'de, Silopi'de, Nusaybin'de de böyledir!

Afganistan ve Irak'ta kendini gerçekliği ile yüzleşen ABD; Barak Obama ile birlikte; çatışmaları ilk etapta hemen savaşla değil; mümkünse önce diplomasi ile çözmek yoluna gitmiştir. Bu yolla hem cumhuriyetçiler eliyle bütün dünyada bozulan ABD imajını düzeltmeye, hem de kendi iç kamuoyunu teskin etmeye çalışmıştır.

Barak Obama ile birlikte ABD bölgesel çatışmalarda; eğer ABD ve Batı'nın çıkarlarını doğrudan tehdit eden bir durum yoksa; tarafların bir birini öldürmekten bıkmasını bekleyen, bu arada diplomasi ve mali yaptırımlarla süreci idare eden bir yol izlemeye çalışmaktadır.

Suriye krizi ile tamamen kontrolden çıkan Ortadoğu coğrafyası tam da bu kaderi yaşamaktadır. Savaşan taraflar bir birini öldürerek tüketmekte; bu yolla en kötü çözüme doğru hızla yol almaktadırlar.

Türkiye, İran, Suudi Arabistan gibi halkların demokratik iradesine rağmen; sadece kuvvet kullanarak sorunları çözebileceğine inanan bölgesel devletler bu sürecin en büyük kaybedeni olacaklardır. Hakkaniyet ölçülerini bir kenera bırakıp sorunu sadece kuvvet kullanarak çözmeye çalışanlar bu sürecin sonunda bizzat kendileri çözüleceklerdir.

Önümüzde iki yol var; ya halkların barış evine dönüşmüş demokratik bir Ortadoğu; ya da daha uzun yıllar insanların bir birini öldürdüğü, dokunduğu herkesi içine alan korkunç bir barbarlık!