"Bizim" cephede yürütülen tartışmaların merkezinde "barikat” var. Barikatları, kurulduğu mahallelerde halk iktidarını inşa edecek ve koruyacak bir güç ve örgütlenme temelinin bulunmadığını söyleyerek eleştirenlerimiz de var; barikat taktiğinin çoğunluğu gündelik gelirle geçinen halkın gerçekliğine uymadığını, halkın çocuklarını okula gönderemediğini, esnafın işini sürdüremez hale geldiğini söyleyerek eleştirenlerimiz de.

Bu görüşlerin gerçekle teması da var. Ama zaten barikat bir "taktik" değil ki. Barikat bir "isyan". Barikat, devletin yaygın tutuklama ve yargısız infaz terörü karşısında etkisiz kalan "barışçıl protesto" hareketleriyle yetinmeyen yurtsever devrimci gençlerin çıkardığı bir "gençlik isyanı". PKK de bu isyanı örgütlemeye çalışıyor.

Aslında "barikat taktiği"ni eleştirenler de gençlerin barikat kurmasını eleştirmiyor; PKK'nin barikat kuran gençler karşısındaki tutumunu eleştiriyor. PKK'nin barikat kuran gençleri silahlandırmasını, örgütlemesini ve Kürt halkının kentlerdeki kitlesel direnişine silahlı bir boyut kazandırmasını eleştiriyor.

Ama bu eleştirilerde bir tuhaflık yok mu? Silahlı bir devrimci hareket, "silahlı devrimci hareket"in kentlere yayılmasını örgütlediği için eleştirilebilir mi? Dağdaki gerilla savaşının kırdan şehire yayılmasına destek sağladığı için eleştirilebilir mi?

Bu tuhaflığın sebebi de belli: Öz savunma hareketlerine PKK'nin verdiği desteği eleştirenlermiz, "Savaş alanının genişlemesi, müzakere masasına dönülmesini zora sokuyor; PKK müzakere masasına geri dönmek için savaşın yayılmasının önüne geçmeli" diye düşünüyor olmalılar. 

Ama birinin PKK'ye bunu söyleyebilmesi için sorunun asıl kaynağına yönelik tutarlı ve etkili bir politikasının olması gerekmez mi? AKP'nin yeniden başlattığı savaşa karşı gelişen kitlesel halk protestosunun yaygın tutuklamalar ve yargısız infazlarla bastırılmasını barışçı yöntemlerle durdurabilecek bir güç ve inisiyatif merkezi var mı? Yurtsever devrimci gençliğe, "bakın bizim elimizde uygulanabilen ve sonuç alabilen şöyle bir araç varken, savaşı tırmandırarak müzakere masasına yeniden ulaşmak gibi ağır maliyetleri olan bir yola yönelmeniz doğru değil" diyebilecek kimse var mı? 

Elinde halk tepkisinin terörle sindirilmesini önleyecek bir araç olmadan gençliğin isyandan vazgeçmesini, vazgeçirilmesini isteyenler, pratik olarak, müzakere masasına Erdoğan'ın istediği koşullarda (silahları gömerek) dönülmesini istediklerinin farkındalar mı? (Demirtaş'ın "aramızdaki gizli Erdoğancılar" feveranının arkasından böyle bir tartışma çıkarsa hiç şaşırmam.)  

Müzakere süreci açısından somut durumu doğru tanımlayalım:

AKP, Dolmabahçe'de ilan edilen müzakere zeminini bozmuş ve PKK'nin silah bırakmasını müzakere ön şartı haline getirmiştir. AKP'nin savaş ve kitlesel terör kampanyasına karşı gerilla misillemelerle kırda denge kurmuş, yurtsever devrimci gençlik de barikata çıkarak savaşı kentlere yaymıştır. Artık devletin yalnızca keskin nişancı desteği ve zırhlı araçlarla bir haftayı aşkın süreyle kuşatma uygulayarak girebildiği Kürt kentleri ortaya çıkmıştır. Bir önceki müzakere sürecini zorunlu hale getiren "gerillanın alan hakimiyeti" şimdi kentlerde de karşılık bulmaktadır. Anlaşılan,  kır gerillasıyla oluşturulan güç dengesi yeterli olmadığı için bir önceki müzakere masası devrilebilmiştir. Şimdi, kırdaki "güç dengesi"nin yanına kentteki "güç dengesi" eklenmektedir. Yani eğer bir gün yeni bir müzakere süreci başlatılacak olursa, bu sürecin üzerinde oluşacağı zeminde yalnızca "kır gerillası" değil, "kent milisi" de bulunacaktır. Dolayısıyla tasfiyeyi değil, demokratik çözümü hedefleyen bir müzakere masası istiyorsak, Kürt gençliğinin "barikat"ta cisimleşen isyanını, müzakere masasına dönüşün engeli değil, kolaylaştırıcısı olarak kavramalıyız.