Kürdistan Coğrafya‘sında, maalesef yine, savaşın kol gezdiği ve ölümlerin yaşandığı bir yas havası hüküm sürmekte. Üstelik, çoğunluğunun müslüman olduğu bir ülkede ve bir Ramazan bayramı gününde, birçok yerde matemli durumun yaşanıyor olması, insanı derinden üzüyor.
Barış süreci adı altında başlatılan ve insanlarda barışa olan inancı arttıran, ancak bu kapsamda henüz somut bir adımın atılmamış olmasından kaynaklı, insanları inanç muhakemesi yapmaya zorlayan bir dönemdeyiz. Barışa olan inancın eylemselliklerle segilendiği ve dile getirildiği bir dönem olması açısından önem taşıyor. Tarafların barışa ne kadar hazır olduklarını da görebiliyoruz.
Böylesi bir dönemde, Kürdistan‘da sivil ölümleri yaşanıyor, aralıksız bombalar yağdırılıyor ve karşılıklı cenazeler kaldırılıyor. Türk Devlet yetkilileri, Kürt sorunun çözümü konusunda yeni stratejilerden bahsediyor, orduda, askeriyede ve polis teşkilatında değişiklikler yapıyor ve bazı taraftarları aracılığı ile Kandil ve halkı birbirinden ayırmaya yönelik girişimler içerisinde oluyor.
Bu yöntemlerin bugüne kadar denenmiş olmasına aldırış etmeden, otoritesine alet ettiği devlet aygıtı ile birçok aktif Kürt siyasi temsilcisini de, KCK davasında olduğu gibi, herhangi bir bahane ile içerde çürütmek ve nihayetinde etkisizleştirmek, kendisi için zararsız hale getirmek istiyor.
Böylece, Türkiye Cumhuruyeti devleti, Kürt halkını pasifise edecebileceğine inanıyor. Bu bağlamda, bir taraftan kültürel soykırım politikalarını geliştirip, uygulamak istemekte, diğer taraftan ise Kandil‘i etkisiz hale getirebileceği, yanılgısına düşmektedir. Nihayetinde, katliam sayılabilecek olaylar yaşatan bir yanlışın tekrarlanması olayı yaşanmaktadır.
Kürdistan’ın değişik parçalarında, daha fazla ölümün yaşanmamasına yönelik gerçekleştirilen canlı kalkan eylemleri çerçevesinde halkın Kandil’e yürümesi, Kürtlerin barış konusunda ne kadar kararlı ve ısrarlı olduklarını ve barışı nasıl algıladıklarını bir kez daha göstermiştir. Kürtlerin barış konusunda talepleri gayet açık ve nettir, bu bağlamda gerçekleştirdiği eylemlilikler de, barışa ne kadar hazır olduklarının göstergesidir.
Böylesi bir ortamda, onuncu kez Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la İmralı’da yapılan görüşmelerin engelleniyor olması da, süreci baltalamaya yönelik bir girişimdir. Bu durum Kürt toplumda tedirgin bir hal oluşturmaya yönelik bir çaba, bir psikolojik savaş yöntemidir. Uygulanan tecridin kaldırılmasına ve sayın Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanmasına yönelik atılacak adımların dışında, hiçbir adımın, sürecin önünü açamayacağı gerçeğinin görülmesi gerekmektedir.
Hala, güç gösterileri yaparak, bir halkın, uğrunda yaşamını ortaya koyarak, aldığı en temel haklarından vazgeçmesini beklemek hayalperestlik olur. Böylesi bir yaklaşım, sorunları ve acıları besler, derinleştirir ve en nihayetinde barışa hizmet etmez. Zaten böylesi bir barış, ya yanlış anlamış yada eksik anlamış bir barıştır. Bugün, Kürt halkının yaşadıklarının adı da barış olamaz, olsa olsa zulümdür. Nitekim, Türk devlet yetkilileri tarafından uzatılmak istenen bu sürecin, zulümden, ölümden ve yastan başka birşey getirmeyeceği gerçeği görülmeli ve mevcut olan bu kaos ortamından çıkmanın yolu açılmalıdır. Aksi taktirde barıştan ve çözümden anlaşılan bu ise, acaba, savaş demiş olsaydık ne olurdu? diye düşünmeden edemiyor insan.

gulistan_utkun@hotmail.de