• Kimliği inkâr edilen, dili yasaklanan, her an ötekileştirilen bir Kürt işçi ile geleceksizlik ve yoksulluk kıskacında ezilen bir Türk işçinin kaderi birbirine bağlıdır.

VEDAT ÇELEBİ

Toplumsal mücadelenin hafızasına kazınmış “İş, ekmek yoksa barış da yok!” sloganı vardır. Bu haykırış, insanın en temel biyolojik ve sosyolojik ihtiyacından (aşından, işinden, toprağındaki hakkından) hareketle barışın koşulunu yaratma arayışıdır. İnsanın karnı açken, emeği sömürülürken, tarladaki ürünü elinden alınmışken kurulan bir barış söyleminin sahte bir aldanış olacağını ifade eder. Bu tarihsel hakikati, içinde bulunduğumuz ve tüm halkların, emekçilerin sömürü çarkları ve çatışma siyasetleriyle sınandığı somut tarihsel gerçeklik çerçevesinde yeniden okumak, denklem tersinden kurulduğunda hayati bir kavrayışın kapılarını aralar: “Barış yoksa iş ve ekmek de yoktur.”

Bu kavramsal dönüşüm, basit bir kelime oyunu değildir. Aksine bu, kapitalist modernitenin, militarizmin ve sermaye düzeninin yarattığı ortak tahribatı çıplak gözle görebilmenin; savaş politikalarının ve güvenlikçi konseptlerin hem Kürt halkının varoluşunu hem de Türkiye işçi sınıfının boğazındaki lokmayı nasıl hedef aldığını çözümlemenin adıdır.

Savaşın sömürü ekonomisine, müşterek yoksullaşmaya, özgürlük mücadelesinin felsefi temellerine ve halkların ortak yaşam iradesine bakıldığında, barış kavramı hiçbir zaman sadece silahların susması veya pasif bir çatışmasızlık hali olarak ele alınmamıştır. Barış, halkların iradesine, diline, kimliğine duyulan saygının; toplumsal adalet ve emek hakkının tesis edildiği demokratik bir zemindir.

Savaşın ve güvenlikçi politikaların hüküm sürdüğü bir coğrafyada ekmek peşine düşmek, zehirlenmiş bir topraktan bereketli hasat beklemeye benzer. Militarizm ve savaş siyaseti, doğası gereği sermayenin önünü açan bir rant ve gasp mekanizmasıdır. Savaş; emekçinin, işçinin, çiftçinin ve kadının alın teriyle oluşturulan kamu kaynaklarının kurşuna, bombaya ve güvenlik harcamalarına yatırılması demektir. Bugün Türkiye’nin dört bir yanında fabrikada, tarlada, şantiyede hissedilen derin ekonomik kriz, enflasyon, işsizlik ve güvencesizlik, savaş bütçelerinden ve gerilim siyasetinden bağımsız düşünülemez. Barışın ve demokratik iklimin olmadığı bir düzende bütçe emeğe değil, güvenlikçi konseptlere akar. İşçi sınıfının vergileriyle dolan hazine; insanca yaşanacak bir ücrete, sağlığa, eğitime ve toplumsal üretime değil, çatışma aygıtlarına aktarılır. Amed’deki çiftçinin topraksız kalmasıyla Zonguldak’taki madencinin, Kocaeli’deki fabrika işçisinin alım gücünün düşmesi, aynı madalyonun iki yüzüdür. Doğa ve yaşam alanlarının talan edilmesi bölgedeki güvenlik barajları, yakılan ormanlar ve yasaklanan yaylalar köylünün üretim alanlarını elinden alırken; Ege’de, Karadeniz’de, Akdeniz’de doğayı talan eden maden ve HES projeleri de aynı sermaye mantığının ürünüdür. Toprağından edilen insan, ucuz işgücü olarak metropollere sürülür. Hak arama yollarının tıkanması barışın ve demokrasinin olmadığı bir atmosferde en temel işçi eylemleri, grevler ve sendikal örgütlenmeler dahi "güvenlik" gerekçesiyle bastırılır, kısıtlanır veya sansürlenir. Şovenizm, işçinin birliğini bölmenin en elverişli örtüsü haline getirilir.

Toplumsal mücadele ve onurlu barışın ayrılmazlığı, geçmişten bu yana geleneksel analizlerde bazen şu yanılgıya düşmüştür: Önce ekonomik sorunları, iş ve aş meselesini çözelim; toplumsal barış ve kimlik hakları ardından gelir.

Oysa Türkiye ve Kürdistan gerçekliği, bu yaklaşımı defalarca boşa çıkarmıştır. Toplumsal barışın sağlanmadığı, inkâr ve baskı politikalarının sürdüğü bir ülkede sınıf mücadelesi parçalı kalmaya mahkûmdur.

Barış, Karadenizli fındık üreticisi ile Çukurovalı pamuk işçisini; Gebze’deki metal işçisi ile Kürdistan’dan giden mevsimlik tarım işçisini aynı adalet zemininde buluşturan ortak köprüdür. Kimliği inkâr edilen, dili yasaklanan, her an ötekileştirilme riskiyle yaşayan bir Kürt işçi ile geleceksizlik ve yoksulluk kıskacında ezilen bir Türk işçinin kaderi birbirine göbekten bağlıdır.

Savaş rejimi, emeği bölerek yönetir. Kürt işçiyi güvencesizliğe ve ucuz işgücü olmaya iterek genel ücret seviyesini aşağı çeker; Türk işçiyi ise şovenist söylemlerle uyutarak kendi hak arayışından uzaklaştırır. Bugün metropollerde en ağır, en tehlikeli, güvencesiz işlerde çalıştırılan ve iş cinayetlerinde yaşamını yitiren emekçilerin durumu, savaşın toplumsal maliyetinin net bir özetidir. Dolayısıyla barış mücadelesi, doğrudan doğruya Türk ve Kürt işçinin ortak ekmek mücadelesidir.

Ekolojik ve komünal yaşam, emeğin özgürleşmesi, Kürt Özgürlük Hareketi'nin demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü toplum paradigması, ekonomiyi yalnızca kâr hırsına dayalı finansal bir mekanizma olarak görmez. Ekonomi, sözcük kökenine uygun olarak "ev yönetimi", yani toplumun kendi kendine yetebilme, kendi yaşamını idame ettirme ve doğayla uyum içinde komünal varoluşunu sürdürme halidir. Kapitalist modernite, ekonomiyi toplumun elinden alıp ranta dönüştürürken; çatışmalı ortamlar bu mülksüzleştirmeyi derinleştirir. Barışın tesisi, ekonominin yeniden toplumun, üreticilerin, kadınların ve gençlerin eline geçmesi demektir.

Bu çerçevede barış, toprağa ve üretime dönüştür. Barış, çatışmalar nedeniyle boşaltılan, insansızlaştırılan veya güvenlik gerekçesiyle yasaklanan alanların üretime açılması, tarım ve hayvancılığın canlanması, halkın kendi ekmeğini kendi toprağında komünal ilkelerle üretmesidir. Barış, toplumsal kardeşliğinin inşasıdır. Savaşın yarattığı milliyetçi dalga, işçi sınıfının saflarını bölen en büyük zehirdir. Onurlu bir barış, Türk ve Kürt emekçilerin ortak düşmanı olan sömürü düzenine karşı omuz omuza saf tutmasını sağlar.

Ekmek büyüdükçe barış, barış geldikçe ekmek çoğalır. Özetle "İş, ekmek yoksa barış da yok" anlayışının tarihsel isyan ruhunu muhafaza etmekle birlikte, günümüzün yakıcı koşullarında “Barış yoksa iş ve ekmek de yok” tespiti, meseleye kökten ve bütünlüklü yaklaşmamızı sağlar. Savaşın sürdüğü, bütçelerin mermiye yatırıldığı, demokratik siyaset alanının daraltıldığı bir ülkede kurulan sofralar, bereketsiz kalmaya mahkûmdur. Onurlu bir yaşamın, adil bir paylaşımın, güvenceli bir işin ve sofradaki sıcak ekmeğin ilk koşulu; halkları birbirine kırdıran politikalara karşı onurlu barış mücadelesini yükseltmektir.

Barış, sadece silahların susması değil, işçinin hakkını alması, köylünün toprağına kavuşması, gençlerin geleceğe umutla bakmasıdır. Ekmek ve barış mücadelesini birleştiren ortak bir hat, kölece çalışmayı değil, özgür, demokratik ve eşit bir yaşamı inşa etmenin tek yoludur. Barış geldikçe ekmek çoğalacak; ekmek adil paylaşıldıkça halkların kardeşliği ve barış kökleşecektir.