- Bugün ihtiyaç duyulan, dar hesapları, siyasi rekabetleri aşan, emekçileri, gençleri, kadınları, tüm demokrasi güçlerini ortak hedefler etrafında birleştiren, Kürt sorununu merkezine alan ilkeli ve kararlı bir dayanışmadır. Çünkü otoriterliğin karşısında dağınıklık iktidarın gücünü, birlik ise halkın umudunu büyütür.
TOROS KORKMAZ
AKP-MHP iktidar bloğunun giderek otoriterleşen, seçimleri dahi işlevsizleştiren ve Kürt Sorunu’nu eşitlikçi bir çözüm yerine kendi bekası için araçsallaştıran antidemokratik niteliğine karşı; çoğulcu alanın tüm ilerici muhalif bileşenlerinin ortak bir mücadele zemininde buluşması kaçınılmazdır. Bunun için ilerici muhalefetin, Türkiye’nin geleceğine dair hiçbir tartışmada tarihsel olarak birikmiş kimlik, sınıf, inanç ve temsil sorunlarının birbirinden bağımsız ele alınamayacağını gözden kaçırmaması gerekir. Ülkenin Kürt Sorunu, emekçilerin yaşam koşulları, kadınların eşitlik mücadelesi, laiklik tartışmaları, farklı inanç topluluklarının hakları ve devletin demokratikleşmesi gibi başlıklar, kendilerine özgü dinamikler barındırsalar da özünde birbirleriyle doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla Türkiye’de ilerici bir siyasal dönüşüm, yalnızca belirli bir kesimin talepleriyle sınırlı kalmayan, bu farklı mücadele alanlarının kesişimselliğini kavrayan bütünsel bir perspektif gerektirir. Burada temel amaç, farklı siyasal gelenekleri tek bir ideolojik çizgide eritmek ya da görüş ayrılıklarını önemsizleştirmek değil; demokratik bir toplumun kuruluşu adına asgari ve kurucu ilkelerde ortaklaşabilmektir.
Bu çerçevede ilerici muhalefet kavramı, dar anlamda belirli bir partiye veya ideolojik geleneğe indirgenmemelidir. Kürt Özgürlük Hareketi ve onunla ittifak halindeki sol-sosyalist siyasetler, DEM Parti içinde faaliyet gösteren yapılar, sosyal demokrasiye eğilimli halk tabanı, işçi mücadelelerinde öncü rol üstlenen sendikalar, feminist ve gençlik örgütlenmeleri, Aleviler, gayrimüslimler, adalet ve eşitliği inancının merkezine koyan Müslüman kesimler, inanmayanlar ve herhangi bir partide yer almayan sol entelektüeller bu çoğulcu alanın iç içe geçmiş bileşenleri olarak görülmelidir. Bu kesimlerin ekonomi politik, ulusal meseleler, laiklik, toplumsal cinsiyet, devletin yapısı ve uluslararası ilişkiler gibi konularda her zaman aynı düşünceleri paylaşmadığı açıktır. Ancak siyasal çoğulculuğun anlamı, bütün farklılıkların ortadan kaldırılması değil, bu farklılıkların ortak demokratik hedefler etrafında bir arada bulunabilmesidir. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan şey, herkesin aynı ideolojik sonuca ulaşmasını bekleyen bir birlik anlayışından ziyade, tartışmayı ve eleştiriyi mümkün kılan, asgari ortak ilkeleri somut siyasal hedeflere dönüştürebilen bir iş birliği zeminidir.
Demokratikleşmede yapısal mesele
Türkiye’nin yakın ve uzak tarihine ilişkin siyasal değerlendirmelerde Kürt sorununun merkezi konumu, yalnızca Kürt halkının cumhuriyetin kuruluşundan bu yana karşı karşıya kaldığı hak ihlalleriyle açıklanamaz. Sorun aynı zamanda vatandaşlık anlayışı, ulusal kimliğin tanımlanması, siyasi temsil, yerel yönetimlerin yetkileri, hukuk devleti ve devlet-toplum ilişkilerinin sınırlarıyla ilgilidir. Kürt kimliğinin ve dilinin tanınması, Kürtlerin siyasal iradelerinin özgürce temsil edilebilmesi ve kolektif haklarının güvence altına alınması, bu nedenle yalnızca belirli bir topluluğun taleplerinin karşılanması olarak değerlendirilemez. Bunlar, demokratik bir toplumun farklı kimlikleri hangi ilkeler temelinde tanıyacağına ve eşit yurttaşlığı nasıl kurumsallaştıracağına ilişkin daha kapsamlı bir tartışmanın parçalarıdır.
Ekim 2024’te, uluslararası siyasal dinamiklerin de etkisiyle Kürt Sorunu yeni bir aşamaya girmiştir. Bu süreçte Türk Devleti, Kürtlerin en örgütlü ve güçlü siyasal aktörlerinden biri olan PKK’yi ve onun kurucu önderi Abdullah Öcalan’ı muhatap almak durumunda kalmıştır. Sürecin devamında, Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde 2025 yılında kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ile Kürt meselesinin siyasal ve hukuki boyutları parlamenter bir zeminde tartışılmaya başlanmıştır. Ağustos 2026’da içeriği ve dili itibarıyla klasik güvenlikçi devlet ideolojisinin sınırlarını aşamamakla birlikte, Kürt sorununun çözümüne yönelik hukuki ve siyasal bir zeminin oluşturulmasının önünü açabilecek çerçeve niteliğinde bir yasa metni kabul edilmiştir. TBMM Başkanlığının açıklamalarında düzenleme, silah bırakma ve örgütsel tasfiye süreciyle bağlantılı geçici ve müstakil bir çerçeve olarak tanımlanmıştır. Kürt sorununun çözümüne yönelik herhangi bir hukuki düzenlemenin anlamı, yalnızca metnin kabul edilmesiyle değil, hangi hakları tanıdığı, hangi güvenceleri oluşturduğu ve uygulamada ne tür sonuçlar doğurduğuyla belirlenir. Dolayısıyla bu düzenlemenin varlığından hareketle Kürt sorununun bütün temel boyutlarının çözüme kavuştuğu sonucuna varmak mümkün değildir. Demokratik bir çözüm perspektifi, silahlı çatışmanın sona erdirilmesi hedefinin yanı sıra Kürtlerin dil ve kimlik haklarının güvence altına alınmasını, siyasi temsil alanının genişletilmesini, yerel demokrasinin güçlendirilmesini ve temel hakların anayasal düzeyde korunmasını da tartışmalıdır. Kürtçenin eğitimde ve kamusal yaşamda kullanılmasına ilişkin sınırlamalar, kültürel hakların uygulanmasındaki engeller ve seçilmiş yerel yöneticilerin görevden alınarak yerlerine kayyum atanması gibi uygulamalar, bu tartışmanın somut başlıkları arasında yer almaktadır.
Bu bağlamda demokratik çözümün temel ölçütü, bir çatışmanın yalnızca güvenlik eksenli araçlarla sona erdirilmesi değil, çatışmayı besleyen siyasal ve toplumsal sorunların hukuk içinde ele alınabilmesidir. Aynı şekilde, Kürt Özgürlük Hareketi’nin lideri Abdullah Öcalan’ın Türkiye toplumuyla doğrudan ve özgürce iletişim kurabilmesine imkan sağlayacak hukuki düzenlemeler, kendisinin hukuki statüsünün açık biçimde ele alınması, kayyum uygulamalarının sona erdirilmesi, siyasi tutuklulukların hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda incelenmesi ve Kürt meselesini ele alan medya kuruluşlarına yönelik erişim engellerinin kaldırılması da demokratikleşme tartışmasının parçası olarak değerlendirilmelidir. Burada önemli olan, her bir talebin hukuki ve siyasal boyutlarının açıkça tartışılması, kişilere ve topluluklara ilişkin uygulamaların genel, öngörülebilir ve eşit hukuk ilkelerine dayanmasıdır. Kalıcı barışın toplumsal meşruiyeti, yalnızca siyasi aktörler arasındaki anlaşmalarla değil, toplumun farklı kesimlerinin adalet duygusunu güçlendiren uygulamalarla da yakından ilişkilidir.
Sınıf siyaseti, Kürt emeği
İlerici muhalefetin ortaklaşması önündeki temel sorunlardan biri, kimlik temelli mücadelelerle sınıf siyaseti arasında zaman zaman kurulan karşıtlıktır. Oysa ulusal kimlik, sınıfsal konum ve emek ilişkileri toplumsal yaşamda birbirinden bütünüyle bağımsız alanlar değildir. Kürtlerin Türkiye işçi sınıfı içindeki konumunu tartışırken özellikle güvencesiz istihdam, düşük ücretler, mevsimlik tarım işçiliği, inşaat, hizmet sektörü ve kayıt dışı çalışma gibi alanlarda karşılaşılan eşitsizliklere dikkat etmek gerekir. Kürt emekçilerin bu alanlardaki varlığı, etnik kimliğin sınıfsal sömürüyü tek başına açıklayabileceği anlamına gelmez; ancak emek piyasasındaki bölgesel eşitsizlikler, göç deneyimleri ve ayrımcılık biçimlerinin sınıfsal konumla nasıl kesiştiğinin araştırılmasını gerekli kılar. Bu nedenle sınıf siyaseti yapan sendikaların ve sosyalist örgütlerin, Kürt meselesini yalnızca kültürel haklar veya ulusal kimlik çerçevesinde değil, emekçilerin maddi yaşam koşullarını belirleyen yapısal ilişkiler bağlamında da değerlendirmesi önemlidir.
Aynı şekilde Kürt hareketiyle ilişkili siyasal çevrelerin de emek sömürüsü, sendikal örgütlenme, işçi sağlığı ve güvenliği, güvencesiz çalışma ve gelir dağılımındaki eşitsizlikler gibi meselelerle daha kapsamlı ilişkiler kurması, farklı mücadele alanları arasındaki ortak zemini görünür kılar. Böyle bir yaklaşım, kimlik sorunlarının sınıf mücadelesinin tali bir unsuru olarak görülmesini de sınıfsal sorunların kimlik meselelerinin gerisinde bırakılmasını da önlemeyi amaçlar. İşçi sınıfının birliği, farklılıkların yok sayılmasıyla değil, işçilerin farklı toplumsal konumlarının ve deneyimlerinin tanınmasıyla kurulabilir. Sendikaların, Kürt emekçilerin karşılaştığı ayrımcılık biçimlerini gündemlerine alması ile Kürt hareketinin emek mücadelesini demokratik taleplerin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmesi, bu bakımdan birbirini tamamlayan iki yön olarak düşünülmelidir. Ortaklaşmanın ölçütü, bütün örgütlerin aynı öncelik sıralamasını benimsemesi değil, birbirlerinin mücadele alanlarını meşru kabul etmeleri ve somut dayanışma mekanizmaları geliştirmeleridir.
Demokratik ittifakın toplumsal zemini
Kürt sorunu etrafında gelişebilecek demokratik bir ortaklığın bir diğer boyutu sekülerlik meselesidir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin özü itibariyle sosyalist seküler bir harekettir, ama aynı zamanda elli yıla yaklaşan tarihinde inançlara saygı konusunda gösterdiği demokratik tutumuyla dindar Kürtlerin önemli bir bölümü ile Alevi Kürtleri aynı örgüt çatısı altında birleştirebilmiştir. Bu durum, Hareketin sekülerlik bağlamında gayrimüslimler, Türk sekülerleri, sosyalistler ve farklı özgürlükçü çevrelerle ortaklaşma zemini oluşturmasına olanak sağlamaktadır. Dolayısıyla inanç özgürlüğü, ayrımcılıkla mücadele, eşit yurttaşlık ve demokratik temsil gibi ilkeler üzerinden karşılıklı ilişkileri geliştirmek ve derinleştirmek mümkündür.
Sekülerlik burada yalnızca dinin siyasal alandaki konumuna ilişkin dar bir tartışma olarak ele alınmamalıdır. Aynı zamanda devletin farklı inançlara eşit mesafede durması, bireylerin inançlı veya inançsız olma özgürlüğünün korunması ve hiçbir topluluğun kimliğini kamusal yaşamda gizlemek zorunda bırakılmaması meselesidir. Bu yaklaşım, hem dini muhafazakarlıkla ilgili toplumsal tartışmalarda hem de seküler kimlik adına farklı kültürel ve dinsel toplulukların dışlanması riskine karşı önem taşır. İlerici muhalefetin farklı bileşenleri arasında kurulacak bir diyalog, sekülerliği belirli bir yaşam tarzının diğerlerine üstünlüğü olarak değil, herkesin kendi yaşam tarzını baskı ve ayrımcılık olmaksızın sürdürebilmesini sağlayan demokratik bir ilke olarak ele almalıdır. Böylece Kürt meselesiyle ilgili demokratikleşme tartışması, Alevilerin eşit yurttaşlık talepleri ve diğer inanç topluluklarının özgürlükleriyle ilişkilendirilebilir; ancak bu ilişkiler, her topluluğun kendine özgü sorunlarını ayrıca tanıyan bir anlayışla kurulmalıdır.
Tarihsel adalet ve eşit yurttaşlık
Kürt Sorunu’nun demokratik çözümü ile gayrimüslimlerin halklarının talepleri arasında doğrudan bir özdeşlik ilişkisi kurmak doğru olmayacaktır. Bu toplulukların tarihsel deneyimleri, siyasal konumları ve talepleri çoğu zaman birbirinden farklıdır. Bununla birlikte, dilsel ve kültürel hakların tanınması, ayrımcılığın önlenmesi, eşit yurttaşlığın kurumsallaştırılması ve tarihsel adaletin tartışılabilmesi gibi ilkeler, bu farklı meseleler arasında ortak bir demokratik zemin oluşturacaktır. Böyle bir yaklaşım, Kürt meselesinin çözümünü diğer toplulukların sorunlarının kendiliğinden ortadan kalkacağı bir süreç olarak değil, hak temelli siyasetin genişleyebileceği bir fırsat olarak değerlendirir. Ermeni, Süryani, Rum, Yahudi ve diğer gayrimüslim toplulukların hakları, Kürt sorununa ilişkin gelişmelerden bağımsız olarak da savunulması gereken haklardır. Demokratikleşmenin ölçüsü, yalnızca çoğunluğun taleplerine verilen yanıt değil, sayısal olarak daha küçük toplulukların haklarının ne ölçüde güvence altında olduğudur.
Demokratik siyasetin çoğulculuğu
İlerici muhalefetin ortaklaşma olanakları, feminist hareketin ve gençlik örgütlenmelerinin deneyimleri dikkate alınmadan da yeterince değerlendirilemez. Kadınların eşitlik mücadelesi, yalnızca belirli yasal düzenlemeler veya temsil oranlarıyla sınırlı olmayan; aile, çalışma hayatı, kamusal alan, şiddet, bakım emeği ve siyasal katılım gibi alanlara yayılan bir mücadeledir. Kürt kadın hareketinin deneyimleri ile Türkiye’deki farklı feminist örgütlerin çalışmaları arasında çoğunlukla kesişimler bulunmakla birlikte, bu çevrelerin yöntemleri ve öncelikleri her zaman aynı değildir. Bu farklılıkların ortak mücadeleyi imkansızlaştırdığı varsayımı yerine, kadınların karşılaştığı eşitsizliklerin etnik kimlik, sınıfsal konum ve bölgesel koşullarla nasıl kesiştiğinin tartışılması daha açıklayıcı bir yaklaşım sunar. Feminist bir perspektif, ilerici muhalefetin kendi içindeki güç ilişkilerini de sorgulamasını; kadınların karar alma süreçlerine eşit katılımını ve siyasal örgütlerin kendi pratiklerinde demokratikleşmesini gerekli kılar.
Gençlik örgütlenmeleri ve herhangi bir örgütte yer almayan sosyalist ya da liberal sol eğilimli entelektüeller de bu çoğulcu alanın önemli bileşenleridir. Gençlerin eğitim, istihdam, barınma, ifade özgürlüğü ve gelecek beklentileriyle ilgili sorunları, Türkiye’deki daha geniş demokratikleşme tartışmasının parçasıdır. Üniversitelerde ve kamusal alanda eleştirel düşüncenin korunması, gençlerin siyasi faaliyetlere katılabilmesi ve farklı görüşlerin baskı altında kalmadan ifade edilebilmesi, demokratik toplumun kurumsal koşulları arasındadır. Entelektüellerin rolü ise ortak bir siyasi çizgiyi savunmaktan ibaret olmamalıdır; farklı hareketlerin kendi varsayımlarını sorgulayabilecekleri, toplumsal gelişmeleri eleştirel biçimde inceleyebilecekleri ve siyasal tartışmanın kavramsal çerçevesini genişletebilecekleri yaratıcı bir alanın oluşmasına katkıda bulunmaları da önemlidir. Entelektüeller parçalı muhalif siyasetleri ortak prensipler etrafında birleştirmede yapıcı tutumlarıyla da katalizör görevi görebilirler. Bu nedenle çoğulcu bir ittifak, yalnızca örgütlerin bir araya gelmesiyle değil, eleştirel düşüncenin ve iç tartışmanın güvence altına alınmasıyla da anlam kazanır.
Ortaklaşmanın imkanları
İlerici muhalefetin ortak bir siyasal zemin oluşturmasının önündeki engellerden biri, farklı hareketlerin birbirlerini kendi öncelikleri üzerinden değerlendirmeleri ve diğer mücadele alanlarını ikincil görme eğilimidir. Sınıf siyaseti yapan çevrelerin kimlik meselelerini tali kabul etmesi, kimlik temelli mücadelelerin emek ve gelir dağılımı sorunlarını yeterince gündemlerine almaması, sekülerlik tartışmalarının farklı inanç gruplarının haklarını göz ardı etmesi veya demokratikleşme taleplerinin kadınların özgürlüklerini yeterince kapsamaması, ortaklığın sınırlarını daraltabilmektedir. Bu sorunların çözümü, bütün hareketlerin ideolojik farklılıklarını terk etmelerini beklemek değildir. Aksine, farklılıkların açıkça konuşulabildiği ve ortak kararların şeffaf biçimde alınabildiği bir siyasal kültürün geliştirilmesi gerekir.
Böyle bir yaklaşımın öncelikleri arasında, demokratik hakların ve hukuk güvencelerinin savunulması, seçilmiş yerel yönetimlerin iradesine saygı gösterilmesi, anadil ve kültürel hakların korunması, siyasi tutukluluk ve yargı süreçlerinin hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi, sendikal örgütlenme özgürlüğünün güçlendirilmesi, kadınlara yönelik şiddet ve ayrımcılıkla mücadele edilmesi ve bütün inanç topluluklarının eşit haklara sahip olması sayılmalıdır. Bu başlıklar, ortak bir siyasi programın ayrıntıları üzerinde anlaşma sağlanmasını gerektirse de, farklı siyasal geleneklerin birlikte çalışabilecekleri somut alanları pekala oluşturabilir. Ortaklığın kalıcılığı, yalnızca açıklamalarda dile getirilen birlik söylemine değil, bu ilkelerin gündelik siyasal pratiklerde ve mücadelede ne ölçüde karşılık bulduğuna bağlı olacaktır.
Demokratikleşmenin ortak dilini kurmak
Türkiye’de ilerici muhalefetin geleceğine ilişkin tartışma, farklı siyasal ve toplumsal kesimlerin tek bir örgüt çatısı altında birleşip birleşmeyeceği sorusuna indirgenmemelidir. Asıl mesele, bu kesimlerin ortak demokratik sorunlar karşısında nasıl bir ilişki geliştirebilecekleri, birbirlerinin taleplerini ne ölçüde tanıyabilecekleri ve hangi ortak mücadeleleri örgütleyebilecekleridir. Kürt Sorunu boyutları itibariyle bu tartışmanın merkezinde yer alacaktır; çünkü mesele yalnızca Kürtlerin haklarıyla değil, Türkiye’de siyasal temsilin, eşit yurttaşlığın ve anayasal güvencelerin sınırlarıyla da ilgilidir. Ancak bu merkezi konum, diğer gayrimüslim toplulukların haklarının, Alevilerin taleplerinin, kadınların özgürlük mücadelesinin veya emekçilerin sınıfsal sorunlarının ikincil görülmesini gerektirmez. Aksine, demokratikleşmenin kapsamı, bu farklı sorunların kendi özgüllükleri içinde ele alınabilmesiyle genişler.
Bu perspektiften bakıldığında ilerici muhalefetin ortaklaşması, önceden belirlenmiş bir ideolojik bütünlüğün ilanından çok, farklı toplumsal mücadeleler arasında güvene dayalı ilişkiler kurulması sürecidir. Kürtlerin dil ve kimlik haklarının tanınması, demokratik temsilin güçlendirilmesi, kayyum uygulamalarının sona erdirilmesi, emekçilerin örgütlenme özgürlüğünün korunması, kadınların eşitliğinin sağlanması, sekülerliğin inanç özgürlüğüyle birlikte ele alınması ve tarihsel adalet taleplerinin kamusal tartışmaya açılması, bu sürecin farklı boyutlarını oluşturabilir. Bu başlıkların her biri kendi başına kapsamlı tartışmalar gerektirse de aralarındaki ilişki, demokratik hakların belirli bir topluluğa tanınan ayrıcalıklar değil, herkes için güvence altına alınması gereken ilkeler olduğu düşüncesinde kurulmalıdır. İlerici muhalefetin önündeki temel mesele, bütün bileşenlerin aynı düşünceye ulaşmasını beklemek değil, birbirlerinin farklılıklarını tanıyarak ortak demokratik ilkeler etrafında hareket edebilecekleri bir siyasal kültürü geliştirmektir. Böyle bir kültürün oluşması, yalnızca siyasi ittifakların biçimini değil, Türkiye toplumunun kendi içindeki farklılıklarla ilişki kurma biçimini de etkileyebilecek daha kapsamlı bir dönüşüm tartışmasının kapısını aralayacaktır.
Sonuç olarak AKP-MHP iktidar blokunun otoriterleşmeyi derinleştirdiği, demokratik mekanizmaları etkisizleştirmeye ve seçimleri dahi bir formaliteye dönüştürmeye yöneldiği bu tarihsel eşikte, ilerici muhalefetin parçalı duruşunu sürdürmesi artık bir tercih değil, ağır bir siyasal sorumluluktur. Çünkü mesele yalnızca iktidarı değiştirmek değil; halkın iradesini, temel hak ve özgürlükleri, adaleti ve demokratik geleceği savunmaktır. Farklılıkları ortak mücadele zemininde buluşturamayan bir muhalefet, yalnızca kendi gücünü değil, toplumun değişim umudunu da zayıflatır. Bugün ihtiyaç duyulan, dar hesapları, siyasi rekabetleri aşan, emekçileri, gençleri, kadınları, tüm demokrasi güçlerini ortak hedefler etrafında birleştiren, Kürt sorununu merkezine alan ilkeli ve kararlı bir dayanışmadır. Çünkü otoriterliğin karşısında dağınıklık iktidarın gücünü, birlik ise halkın umudunu büyütür. Tarih, bu kritik eşikte kimin yan yana durduğunu ve kimin sorumluluktan kaçtığını mutlaka kaydedecektir.