- Hiçbir hukuk, kaybedilmiş bir ömrü geri getiremez ama hakikat kabul edilebilir, haksızlığın hâlâ yaşayan sonuçları onarılabilir ve aynı şeyin yaşanmayacağı bir hukuk kurulabilir.
HASAN AĞAÇ
Rojava’da bazı yaraları, yalnız tarihle anlatamazsınız. Hesekê’de 5 Ekim 1962’de yapılan olağanüstü nüfus sayımı bunlardan biridir. Yaklaşık 500 bin Kürt, bir devlet işlemi sonucunda vatandaşlığını kaybetti. Aynı topraklarda doğmuş, aynı köylerde yaşamış insanlar bir anda kendi ülkelerinde “yabancı” durumuna düşürüldü. Aradan 60 yılı aşkın zaman geçti. Bugün geriye dönüp baktığımızda bunu, yalnız “Kürtlerin vatandaşlık sorunu” diye anlatmak eksik geliyor, çünkü bir insanın kimliğini elinden aldığınızda yalnız cebindeki bir kâğıdı almıyorsunuz; hayatına müdahale ediyorsunuz. Mülkiyet hakkını, çalışma imkanını, seyahat özgürlüğünü, evliliğini, çocuklarının kaydını ve geleceğini etkiliyorsunuz. Bu durum yalnız o insanla bitmiyor; çocuklarına, hatta kendisinden sonraki kuşaklara taşınıyor.
İşte asıl düşündüren yer burasıdır: Bir insanın vatandaşlığını elinden aldıktan 60 yıl sonra ona yeniden kimlik kartı verdiğinizde, aradaki 60 yılı ne yapacaksınız? Kimlik geri verilebilir; peki kaybedilen zaman nasıl geri verilecek? Okuyamadığı okulun, yapamadığı mesleğin, üzerine geçiremediği toprağın, çıkamadığı yolculuğun hesabı nasıl görülecek? Bu nedenle 1962’yi yalnız geçmişte kalmış bir yanlış olarak göremeyiz. Sonuçları insanların yaşamında sürüyorsa o geçmiş bugünün içinde yaşamaya devam ediyor.
2011’de vatandaşlık konusunda bir adım atıldı. Kayıtlarda “yabancı” sayılan Kürtlerin önemli bir bölümü vatandaşlık alabildi, ancak kayıtsız bırakılanların, yani maktûmların sorunu devam etti. Daha önemlisi, vatandaşlık geri geldiğinde geçmişte kaybedilen haklar kendiliğinden geri gelmedi. Bir haksızlığı durdurmak ile o haksızlığın sonuçlarını onarmak aynı şey değildir.
2026’da çıkarılan yeni düzenleme, 1962 sayımından kaynaklanan istisnai uygulamaların kaldırılmasını ve daha önce kayıtsız bırakılan Kürtlerin de vatandaşlık kapsamına alınmasını öngörüyor. Bunun hukuki önemini küçümsemiyorum. Bir insanın kendi doğduğu ülkede kimlik sahibi olması bir lütuf değil, en temel hakkıdır. 60 yılı aşkın süren bir haksızlığın hukuken sona erdirilmesi de önemlidir fakat tam burada ikinci soru başlıyor: Hukuki düzeltme yapıldıktan sonra hakikatle ne yapılacak?
Eski yönetimle sınırlı değil
Bugün Rojava açısından üzerinde durulması gereken meselelerden biri budur. Yeni bir Suriye kurulacaksa geçmişi yalnız eski yönetimin dosyası olarak kapatmak yetmez. “Bunu önceki yönetim yaptı, şimdi kimliği veriyoruz ve mesele bitiyor” denilemez. Devletler, yönetimler ve kanunlar değişebilir fakat insanların yaşadığı hayat yeniden başlatılamaz. Onun için gerçek bir çözüm, yalnız vatandaşlık vermekle sınırlı kalmamalıdır. Önce yaşananın adı açıkça konulmalıdır. 1962’de ne oldu, kimler vatandaşlıktan çıkarıldı, kimler kayıtsız bırakıldı; bunun insanların toprak, mülkiyet, eğitim, çalışma, seyahat ve aile yaşamında hangi sonuçları oldu? Hangi haklar daha sonra geri geldi, hangilerinin sonuçları hâlâ sürüyor? Bunların bilinmesi, yalnız Kürtlerin geçmişini anlatmak için değil, yeni Suriye’nin eski Suriye’den gerçekten ne ölçüde ayrıldığını anlayabilmek için de gereklidir.
Yüzleşilmeyen haksızlık kolayca unutulur; unutulan haksızlık ise başka bir zamanda, başka bir biçimde yeniden üretilebilir. Burada intikamdan söz etmiyoruz. Bir halkın yaşadığı haksızlığın kabul edilmesinden, kayıt altına alınmasından ve bugün hâlâ onarılabilecek sonuçlarının giderilmesinden söz ediyoruz. Toprak ve mülkiyet konusunda geçmişten kalan hak kayıpları varsa bunların yolu aranmalıdır. Nüfus kayıtlarında ve ailelerin hukuki durumunda yılların oluşturduğu düğümler varsa çözülmelidir. Belki hepsinden önemlisi, bu tarih yeni kuşaklardan saklanmamalıdır. Hakikat, sadece devlet arşivinde veya mahkeme dosyasında yaşamaz; toplumun hafızasında da yaşar. Bugün Rojava’da genç bir insan 1962’yi yaşamamış olabilir ama dedesinin neden “yabancı” sayıldığını, ailesinin neden bazı haklardan yoksun bırakıldığını, neden bir kuşağın kendi doğduğu topraklarda kimliksiz yaşamak zorunda kaldığını bilmelidir. Bu hafıza, geleceği geçmişe hapsetmek için değil, aynı yanlışın bir daha tekrarlanmaması için gereklidir.
Toplumsal ortaklığa giden yol
Bir halkın hakkını tanımak başka bir halkın hakkını azaltmaz. Tam tersine, geçmişte kime yapılmış olursa olsun haksızlıkla yüzleşebilen bir düzen, bütün halklar için daha güçlü bir güvence yaratır. Bugünkü entegrasyon meselesi tam burada başka bir anlam kazanıyor. Rojava ile Şam arasındaki entegrasyonu daha önce kurumlar, yerel irade, dil, kadınların kazanımları ve yeni Suriye’nin nasıl demokratikleşeceği üzerinden ele aldık fakat 1962’nin bıraktığı miras bize entegrasyonun başka bir boyutunu gösteriyor: Hakikatle yüzleşmeden toplumsal ortaklık kurulabilir mi?
Bir halka yıllarca “yabancı” dedikten sonra bir gün “artık hepimiz aynı ülkenin vatandaşlarıyız, geçmişi kapatalım” demek tek başına yeterli değildir. Ortak gelecek, geçmişi unutturmak üzerine değil, geçmişte ne yapıldığını bilerek ve aynı ilişkinin yeniden kurulmayacağının güvencesini yaratarak kurulabilir. Bu nedenle bugünkü entegrasyonu yalnız kurumların birleşmesi olarak görmemek gerekir. İnsanların hafızaları da o masadadır. 1962’de vatandaşlığı elinden alınan insanın hafızası, kimliksiz doğan çocuğun hayatı, mülkiyet hakkını kullanamayan ailenin yaşadıkları ve bütün bunların ardından Rojava’da kendi kimliğiyle toplumsal bir irade ortaya çıkaran halkın hafızası da o masadadır. Bunları dışarıda bırakarak idari bir entegrasyon gerçekleştirilebilir ama toplumsal bir ortaklık kurulamaz.
Devlet ile toplum ilişkisi
Önder Apo’nun demokratik entegrasyon yaklaşımında önemli gördüğüm noktalardan biri de budur. Ortak yaşam hafızaların silinmesi değildir. Farklı toplumsal gerçekliklerin ve yaşanmış hakikatlerin birbirini inkâr etmeden ortak bir gelecek kurabilmesidir. Bu nedenle yeni Suriye’nin önünde yalnız “Kürtlere vatandaşlık verilecek mi?” sorusu bulunmuyor. Daha zor bir soru da var: Geçmişte Kürtlere yapılan haksızlığın bugün hâlâ yaşayan sonuçlarıyla yüzleşilecek mi?
Yeni denilen şeyin ölçülerinden biri burada ortaya çıkacaktır, çünkü yeni bir düzen kurmak için yalnız yönetenlerin veya kanunların değişmesi yetmez; devlet ile toplum arasındaki ilişkinin de değişmesi gerekir. 1962’de devlet bir insanın kimliğine karar verdi ve onu kendi toprağında yabancılaştırdı. Bugün bunun tersi yapılacaksa yalnız yeni bir kimlik kartı basılmamalıdır. O insana ve çocuklarına aynı zamanda şu da söylenebilmelidir: Sana yapılan yanlıştı. Yaşadığın kayıp bu ülkenin de hafızasıdır. Bundan sonraki ortak yaşam, senin varlığını inkâr ederek değil, onu tanıyarak kurulacaktır.
Bir kimlik kartı, 60 yılı geri veremez. Hiçbir hukuk, kaybedilmiş bir ömrü bütünüyle geri getiremez ama hakikat kabul edilebilir, haksızlığın bugün hâlâ yaşayan sonuçları onarılabilir ve aynı şeyin yeniden yaşanmayacağı bir hukuk kurulabilir. Demokratik entegrasyonun başlangıç noktalarından biri de tam burasıdır: Geçmişi unutturmak değil, hakikati tanımak; yaşanan acıyı halklar arasında yeni bir duvara dönüştürmek değil, ortak geleceğin bir daha aynı inkâr üzerine kurulmayacağının güvencesi haline getirmek. O zaman verilen kimlik kartı yalnız bir nüfus belgesi olmaz; 60 yıl sonra gelen bir kabulün de başlangıcı olur.