• Paris Komünü’nün tarihsel hafızasıyla buluşan bu isyanın geleceği henüz belirsiz olsa da gençliğin özgürlük, adalet ve yaşam talebi, başka bir toplumsal düzen imkanını yeniden gündeme getiriyor.
  • İnsanların hayatta kalmak için mücadele etmek zorunda bırakıldığı bir düzende, hangi eylemin meşru veya gayrimeşru olduğunu tartışırken açlığı, yoksulluğu ve geleceksizliği neden yeterince tartışmıyoruz?
  • İnsanları açlığa mahkûm eden düzenin şiddetini olağanlaştırırken, bu düzene karşı yükselen öfkeyi yalnızca "vandalizm" kavramıyla açıklamak, şiddetin toplumsal ve siyasal bağlamını tersinden okumaktır.

ERCAN JAN AKTAŞ

Fransa’da sokaklar 17 Ekim tarihini, Macron iktidarının on yıllık neoliberal politikalarına, derinleşen hayat pahalılığına, eğitimde giderek büyüyen eşitsizliklere ve emekçilerin ağırlaşan yaşam koşullarına karşı yıllardır biriken toplumsal öfkenin kitlesel bir isyana dönüştüğü tarih olarak kayda geçti. Gençlerin, işçilerin ve emekçilerin, işsizlerin, sokakları, meydanları ve kentlerin dört bir yanını doldurduğu 17 Ekim, yalnızca mevcut iktidara yönelik bir itirazın değil, aynı zamanda kapitalist düzenin yarattığı eşitsizliklere ve geleceksizliğe karşı yükselen toplumsal başkaldırının da ifadesi oldu.

Paris’in banliyönlerinden olan Créteil’de öğretmenlerin Saint-Exupery Lisesinde okuldaki imkan ve personel eksikliğine dikkati çekmek için 17 Eylül’de başlattığı greve, 18 Eylül’de bu lisenin öğrencileri dahil oldu. Böylelikle bir lisenin önünde başlayan öğrenci hareketi, birkaç hafta içerisinde Fransa çapında yüz binlerce insanı sokağa taşıyan geniş bir toplumsal itiraza dönüştü. İlk bakışta öğretmen ve eğitim personeli eksikliği, kalabalık sınıflar, ağır ders programları, okul binalarının kötü koşulları ve öğrencilerin üzerindeki Parcoursup baskısı gibi somut talepler etrafında başlayan hareket, kısa sürede eğitim sisteminin ötesine geçen bir anlam kazandı.

Sokakların, meydanların, kavşakların ve eğitim kurumlarının işgali, geleneksel protesto biçimlerini aşan bir toplumsal itiraza işaret ediyor. Devletin yasakları ve polis şiddeti karşısında geri adım atmayan yüz binlerce insan, yalnızca iktidarı uyarmakla kalmıyor; genel grev, boykot ve yeni komünlerin yaratılması gibi mücadeleyi ileriye taşıyacak seçenekleri de tartışmaya açıyor. Bu anlamıyla 17 Ekim, yalnızca bir eylem günü değil, sınıfsal öfkenin kuşaklar arasında birleştiği, sendikal ve siyasal yapıların sınırlarını aşan yeni bir toplumsal hareketin olanaklarının belirdiği tarihsel bir eşik olarak ortaya çıktı. Paris Komünü’nün tarihsel hafızasıyla buluşan bu isyanın geleceği henüz belirsiz olsa da gençliğin özgürlük, adalet ve yaşam talebi, Fransa’da başka bir toplumsal düzenin mümkün olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor.

Toplumsal öfkeyi perdeleme

İsyanın büyüklüğünden şaşkınlığa düşen iktidar, sağ ve aşırı sağ partiler, 1 milyondan fazla insanın dahil olduğu sokak eylemlerindeki sadece yaşanan şiddet olaylarına odaklanarak toplumsal öfkenin görünürlüğünü perdelemeye başladılar. Macron, "marjinal gruplar kontrolsüz şiddete yol açıyor" üzerinden bir okumayla yaşananları ve toplumsal kesimlerin öfkelerini görünmez kılmaya çalışırken, aşırı sağ Ulusal Birlik (RN) partisinin 2027 Cumhurbaşkanı adayı Marine Le Pen  eylemleri Fransa’ya karşı başlatılmış bir savaş olarak ifade etti.

Asıl şaşırtıcı olan ise sosyal medya ve ana akım medyanın ürettiği içerikler üzerinden kendilerini muhalif ve sistem karşıtı olarak tanımlayan kimi kesim, yapı ve grupların da yaşananları yalnızca "vandallık" kavramı üzerinden okumaya devam etmeleri oldu. Bu tür değerlendirmelerde gözden kaçırılan temel noktalardan biri; Fransa’da sokakların, tarihsel olarak toplumsal itirazın, sınıfsal mücadelenin ve siyasal dönüşüm arayışlarının başlıca adreslerinden biri olmasıdır.

Öfkenin kaynaklarına odaklanma

Elbette bu durum, eylemler sırasında ortaya çıkan ve savunulması mümkün olmayan şiddet pratiklerini ya da yağma olaylarını görmezden gelmeyi gerektirmez. Yaşananları yalnızca bu pratiklere indirgeyen bir yaklaşım ise toplumsal patlamanın arkasındaki yapısal nedenleri anlamayı da imkânsızlaştırır. Özellikle Covid-19 pandemisinden bu yana kapitalist sistemin geçirdiği dönüşümü, derinleşen sınıfsal eşitsizlikleri ve toplumsal yaşamın giderek daha fazla piyasa ilişkilerine tabi kılınmasını birlikte değerlendirmek gerekiyor. Sermayenin giderek daha az sayıda elde yoğunlaşması, milyonlarca insanın güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edilmesi, barınma ve temel ihtiyaçlara erişimin zorlaşması, gençlerin eğitim yoluyla toplumsal hareketlilik umudunu yitirmesi ve geleceklerini kurabilecekleri bir yaşam ufkundan koparılması, bu öfkenin başlıca kaynakları arasında yer alıyor.

İtiraz neden sokağa taşıyor?

Tam da bu nedenle, sokakta ortaya çıkan şiddeti tartışmak kadar, hatta ondan önce, insanları sokağa çıkaran toplumsal koşulları tartışmak gerekiyor. Sistemin ürettiği yoksulluğu, güvencesizliği ve geleceksizliği görmezden gelip bunların yarattığı öfkeyi, yalnızca "vandallık" olarak adlandırmak, nedenlerle sonuçların yerini değiştirmekten başka bir anlam taşımıyor. Kendini sistem karşıtı olarak tanımlayanların da bu noktada sorması gereken soru, sokaklarda neden şiddetin ortaya çıktığından ibaret değildir; asıl soru, milyonlarca insanın mevcut düzen içerisinde neden kendisine bir gelecek göremediği ve neden siyasal itirazını sokakta ifade etme ihtiyacı duyduğudur.

Kapitalizmin gündelik hayata yayılan yavaş şiddetini, ırksallaştırılmış sömürünün sistematik şiddetini, patriyarkanın bedenler ve yaşamlar üzerinde kurduğu tahakkümü, devletin zor aygıtlarının ürettiği baskıyı konuşmadan yalnızca "gösterici şiddeti" üzerine söz söylemek, herhangi bir özgürlük ve kurtuluş hareketinin politik tutarlılığıyla bağdaşamaz. Hatta bu, kendisini solda tanımlayan sıradan bir siyasal tutumun bile ötesinde bir sorgulamayı gerektirir.

Kapitalist modernitenin tükettiği

Bugün Fransa sokaklarında liseli gençlikle başlayıp toplumun önemli kesimini de içeren öfkeyi anlamak, yalnızca bir protesto hareketini anlamak değildir. Kapitalist modernitenin vaat ettiği geleceğin kimler için tükendiğini, hangi hayatların değersizleştirildiğini ve başka bir dünyanın hangi toplumsal ihtiyaçlardan doğabileceğini de sorgulamaktır. Paris’in sokaklarında yankılanan isyanın tarihsel anlamı, belki de tam burada, mevcut düzenin sınırlarını görünür kılarken yeni bir toplumsal yaşamın imkânını tartışmaya açmasında yatıyor.

Toplumsal muhalefet, barışçıl protesto hakkı, şiddet ve vandalizm üzerine yürüttüğümüz tartışmaları yeniden düşünmek için 6 Ekim 2026’daki Fransa lise eylemleri sırasında 17 yaşındaki lise öğrencisi Elwan’ın, aşırı sağcı muhabir Vincent Lapierre’e verdiği röportaja dönmek gerekiyor. Elwan, Fransızcadaki "La fin justifie les moyens / Amaç, araçları meşru kılar” sözünü, "La faim justifie les moyens" diyerek yeniden kuruyor; fin (amaç) ile faim (açlık) arasındaki ses benzerliğinden yararlanarak tartışmanın merkezine açlığı yerleştiriyor. Bu küçük kelime oyunu, aslında büyük bir toplumsal çelişkiyi görünür kılıyor. İnsanların hayatta kalmak için mücadele etmek zorunda bırakıldığı bir düzende, hangi eylemin meşru, hangi eylemin gayrimeşru olduğunu tartışırken açlığın, yoksulluğun ve geleceksizliğin kendisini neden yeterince tartışmıyoruz?

Şiddetin bağlamını tersten okumak

Elwan’ın sözü, her türlü şiddeti koşulsuz biçimde meşrulaştıran bir formül olarak değil, toplumsal öfkenin kaynaklarına yöneltilmiş bir soru olarak okunabilir. İnsanları açlığa mahkûm eden düzenin şiddetini olağanlaştırırken, bu düzene karşı yükselen öfkeyi yalnızca vandalizm kavramıyla açıklamak, şiddetin toplumsal ve siyasal bağlamını tersinden okumaktır. Elbette protesto hakkını savunmak, her eylemi onaylamak anlamına gelmez, ancak şiddeti tartışmak, onu ortaya çıkaran eşitsizlikleri ve tahakküm ilişkilerini sorgulamaktan ayrı düşünülemez. Belki de bugün Fransa sokaklarında yükselen gençlik isyanının önümüze koyduğu asıl soru budur: Açlığın, güvencesizliğin ve geleceksizliğin giderek sıradanlaştırıldığı bir dünyada, toplumsal barışı yalnızca sokakların sessizliği üzerinden mi tanımlayacağız, yoksa bu sessizliği bozan öfkenin nedenlerini de anlamaya mı çalışacağız?

fotoğraflar: AFP