Toplumların barış ve özgürlüğe en fazla ihtiyaç duyduğu bir süreçten geçiyoruz. Böylesi bir süreçte çeşitli sivil toplum ve demokratik kitle örgütleri 1 Eylül Dünya Barış Günü’nün daha fazla önemsenmesi gereken bir zamana denk gelmiş olması bakımından bu günün anlamının daha da arttığını vurguluyorlar.
Evet. Barış içinde bir yaşamı hazırlamada kendine insanım diyen herkese görev düşüyor. Düşünce ve amaçları ne olursa olsun her kesimin ve onları temsil eden örgütlerin bu konuda aktif rol üstlenmeleri gerekir. İnsanların savaştan, açlıktan, zorbalıktan ve yokluktan kırıldığı bir dünyaya kimse kayıtsız kalamaz. Hele sanat ve edebiyat insanının bu duruma karşı tutumu ve tavrı çok daha net olmalıdır.
***
Hayat bir bütündür, sanatçı da yaşadığı toplumsal sürecin bir parçasıdır. Toplumun yaşadığı ekonomik, siyasal ve sosyal gerçekleri bir birey olarak her insan gibi yaşayandır. Yaşanan bu gerçekliği yeniden üreten biri olarak hayatın her alanında, her türlü sömürüye, baskı, zulüm ve adaletsizliğe karşı olmak ve bu anlamda bir duruş sergilemek ve mücadele etmek durumundadır.
Sanat ve barış kavramları insanın, insanlaşma sürecinin ayrılmaz parçaları durumundadır. Bu anlamıyla barıştan yana olmak, sanatçının sanatçı kimliğinden gelen sorumluluğunu da belirler. Bu sorumluluk, insan bilincinin barışın gerçekleş- mesine engel olabilecek her türlü önyargı ve koşullandırmanın karşısında bir kalkan görevi üstlenmesiyle anlam kazanabilir, bunun yolu da barış için mücadele etmekten geçer ve bu mücadele tarih boyunca ezilen halkların ve sınıfların ezenlere karşı yürüttüğü tüm mücadelelerin de ifadesidir. Çünkü ‘modern’ toplumun efendileri, barbar toplumların Dehak’larından daha az zalim değildir. Değişen şey mızrakların ve kılıçların yerini, tankların, topların ve bombaların almasıdır.
***
Genel olarak bakıldığında sanat ve edebiyatın bize bıraktığı miras ve birikim, sanatçının ve yazarın baskıya zulme ve savaşa karşı tavrını çok net olarak ortaya koyan örneklerle doludur. Sanatsal duyarlılık, gelecek adına yaşamsal olan her şeyin korunmasını savaşa karşı barıştan yana olunmasında görür ve değerlendirir. Artık anlaşılmıştır ki barışı savunmak, yarını ve insanın geleceğini savunmaktır. Sanat daha iyi yaşama tutkusunun da kurgulandığı bir alan. Bu yüzden ‘barış’ düşüncesi çağdaş sanatın ve sanatçının kafa yorması gereken bir olgu olarak gündemden hiç düşmemiştir.
Edebiyat tarihi, roman, şiir ve hikayenin yanı sıra azımsanamayacak sayıda politik metin de kaleme alınmıştır. Bu anlamda Dostoyevski’den Hugo’ya, Tolstoy’dan Camus’ya savaş karşıtlığını içeren metinlere rastlarız. Bunlar savaşa, sömürüye, militarist aygıtlara, bunların uygulama ve politikalarına karşı çıkan birer politik duruştur.
Şairin dediği gibi “Dünyayı tek şey değiştiremez. Ne politika, ne ekonomi, ne sanat, ne spor.” Parçalar birleşir, bir bütün olur. O bütün yaratır dünyayı ve o bütün değiştirir. O bütünü oluşturan öğeler yepyeni bir uyum yaratır. O uyumun sağlanmasında minicik bir vidanın bile önemi vardır.
Ancak bu sayede savaşı kışkırtan politikaların önüne geçilebilir. Evet. İnsan ve onun geleceğine dair kalbimizi sıkıştıran endişeye rağmen, korku ve umutsuzluk doğmamalı. Korku değil cesaretle savaşın karşısına dikilmek zorundayız.
Barış herkes için
Türkiye’de taşların yerinden oynadığı bir süreci yaşıyoruz. Son 30 yılda binlerce insanın hayatına mal olan çatışmalı dönemin evrilip, silahların sustuğu günlere gelindi. Bu durum küçümsenmeyecek bir olay, ancak bunun kalıcı hale gelmesi için devletin hiçbir gerekçe üretmeden sorunun kalıcı çözümü için oyalama siyaseti yerine adımlar atması gerekiyor. Çünkü sürecin tek taraflı yürüdüğüne dair haklı eleştiriler var. İçerde oyalamacı, zamana yayma politikaları güdülürken dışarıda Rojava Kürtlerinin kazanımlarına engel olunmaya çalışılıyor.