Başbakan "barış" diyor, ama Kürtlerin uğradıkları haksızlıklar bitmiyor. Aksine ağır ve sürekli devam ediyor. Halen altı milletvekili ve birçok yerel yönetici dört yıldan fazladır hapishanelerde, çocuklar hiçten sebeplerle tutuklu, hasta tutukluların mağduriyeti diz boyu. Bu gerçekler göz önüne alındığında barıştan söz etmek kolay değil.
Geçtiğimiz hafta başında Başbakan Diyarbakır çıkarması yaptı, "Kürdistan" dedi diye bazıları havalara uçtu. Sevinç çığlıkları atılmadan hemen öncesi, "Kürt" sözcüğü, gizli konuşulan, özgürce söylenip yazıldığında suç sayılan bedeller ödetilen, tartışmalara neden olan ve inkar edilen bir olgu değil miydi? Başbakan "Kürt" "Kürdistan" dedi diye, ülkede on yıllardır yasaklı olan sözcüğe özgürlük mü tanındı? Elbette hayır, hemen arkasından açıklama üstüne açıklamalar yaptı. "Tek millet, tek devlet" diye haykırıyordu. Dünya literatüründe olmayan, Anadolu gerçeğine uymayan sözcüklerle "tek millet ve tek devleti" açıklıyor kafa karıştırıyor, halka şirin görünmeye çalışıyordu. Hep birlikte izledik, gözledik bunları.
Başbakan, Diyarbakır’da sözde ‘Yaşasın özgürlükler!’ diyerek ve düğün dernek gözyaşı gösterileri eşliğinde Barzani-Şivan'ı yanına alarak Kürdistan açılımı yaptı. Ama Tayyip’in polisi de boş durmadı, İstanbul’da gençlerin ayaklarını ellerini kırdı, şiddet uyguladı. İstanbul’da bu sahneler gözler önüne serilirken, polis sayısının otuz bin kadar arttırılarak üçyüz bini aşacağı haberleri veriliyordu.
Açıkçası, şiddeti siyasi dil veya polis olarak muhalefete hergün temcit pilavı gibi sunan bir iktidar ve liderinin , "özgürlük" ve barış getirebileceğine inanmak ahmaklıktan başka bir şey olamaz. Olsa olsa her türlü hak arayışının bastırıldığı bir ortamda "Kürt açılımı"nın varacağı tek nokta Başbakan’ın seçim manevraları için kullandığı oy avlama alanı olur.
Demokrasinin, özgürlüğün, eşitliğin, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığın olmadığı bir yerde, yapılan ve yapılacak olan bütün "açılımlar" ve söylemler birer öyküden ibaret kalır ve kalacaktır. Demokrasi, adil yargı, hukuk ve adalet ve tam özgürlükler olmadan tüm açılımlar diktatörlüklere ve keyfi uygulamalarına hizmet eder...
Başbakan hayal kuruyor, hayallerinin içerisinde "Cezaevleri boşalacak, dağdakiler inecek ve tüm ülkeye barış gelecek" diyor. Demokratik ve özgür bir ülke hayal ediyor. Ertesi gün bütün bunların bir hayaldan ibaret olduğunu ciddiye almamak gerektiğini arsızca açıklıyor. Samimiyetten uzak ve pişkin bir edayla bütün bu hayallerin bir hikaye olduğunu söylüyor. Başbakan’ın hayalleri hikaye olabilir. Ama ne Kürtlerin, ne emekçilerin, ne ezilenlerin, ne ötekileştirilenlerin hayalleri hikaye değil. Olmadığını gördük; kart-kurttan Kürt'te geldik. Kimlik bir hayaldi şimdi gerçek oldu. Herşey önce bir hayalle başlar, sonra gerçeğe dönüşür. Başbakan’ın unuttuğu şey bu.
Barış mı, açılım mı, hayal mi?
Barış süreci başladı; silahlı mücadelenin yerini siyasi mücadele aldı. Bunun bütün toplum için iyi bir gelişme olduğu açıktır. Ancak bu süreç tek taraflı olmadı, özellikle Kürt tarafının ısrarlı ve kararlı tutumu sayesinde gündeme geldi. AKP Hükümetinin inanarak değil, zorunlu olarak barış dediği aşikar. İnanarak olsaydı hala hak ihlalleri devam etmez, farklı mağduriyetler üzerinden ölümler olmazdı. Gezi Direnişi’ni anımsayalım; ölenlerin tamamı ‘ötekiler’den oluştu. Erkekler kadınlara şiddet, baskı uygulamaya ve öldürmeye devam ediyor. Demokratik hakkını kullanan, gösteri yürüyüşleri yapan, demokrasi eşitlik adalet isteyenlere karşı saldırılar devam ediyor. Araştırmalar, AKP Hükümeti döneminde, kadına yönelik şiddetin yüzde 1400'lere vardığını ortaya koyuyor.