Suriye gaza bastı, zaman hızlandı…  Öteleme işi zamanın duvarına geldi, dayandı…
Karar verme anı.
Savaş mı, barış mı?
Yol boyu birçok gömlek değiştiren ‘açılım’ projesiyle birlikte Türk devleti bir bocalama dönemine girdi. Proje dedik ama ortada bir proje var mı, belli değil… Sanki birilerini İmralı’ya belli aralıklarla göndererek, Kürtlerin ne istediklerini öğrenmek ve her istek karşısında ‘Olmaz olmaz, valla o olmaz’ demekten başka, üzerinde çalıştıkları bir projeleri, bir yol haritaları yok.
 Öcalan’ın çözüme dönük yol haritasını da, uzun bir zaman sakladılar zaten.
Ötelemek, kervanı yolda düzmek için oyalamak bir yere kadar anlaşılır da, eylemsizlik kararını alan gerillalara dönük aralıksız bir biçimde operasyonlar yapmak, sonra da misillemeyle karşılaştıklarında, Kürtleri saldırganlıkla, iyi niyetten anlamamakla suçlamak, yaygara koparmak…
Hayır, bunu anlamanın imkanı yok.
Şöyle bir durum çıkıyor ortaya.
Biz iyi niyetimizle sizi öldürmeye geliyoruz, karşılığında bize kurşun sıkıyorsunuz, olacak şey mi bu? Başbakan’ın deyimiyle, bu mudur barış anlayışınız?! İyi niyetten anlamıyorsunuz!
Belki de haklıdır sayın başbakan, iyi niyetten anlamıyoruzdur, ama bizim meselemiz iyi niyet, kötü niyet değil ki…
Barışa niyet var mı?
Budur mesele…
Barışa niyet varsa, silahlar karşılıklı susar…
Hadi kibrinize halel gelmesin, büyüksünüz, eyvallah…
Açıklamayın, öldürmeye, insan avına çıkmaya son verdiğinizi deklere etmeyin ama operasyon da yapmayın, saldırmayın, öldürmeyin...
Siz operasyon yapmadıktan sonra, karşı taraftan bir saldırı gelmeyeceğini gayet iyi biliyorsunuz.
Olmadı, çok da zor değil, gözlemci bir heyet kurulur.
Bütün bu çarpıklıklar şunu gösteriyor.
Türk devletinin bir barış projesi de yoktu, niyeti de…
Dışarıdan dayattılar…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün biz kendi meselemizi çözemezsek, başkaları gelir karışır, beyanı boşuna değildi. ABD ve İngiltere’nin iteklemesiyle yola çıktılar ve bu yüzden de ne yapacaklarını, Kürtlere dönük eski yaklaşımlarını nasıl terk edeceklerini bilmiyorlar.
Terk etmek de istemiyorlar zaten.
Asıl sıkıntı burada…
‘İlahi’ bir güç, barış yolunda ilerlesinler diye, yolu da temizledi, Ergenekon tosunlarını devlet arşivine koydu. Medya dünyasındaki tartışmalara bakın, şayet Ergenekon tosunları, balyozlarıyla birlikte devlet arşivine alınmamış olsaydı, insanlar bu kadar rahat konuşabilir, yazabilir miydi?
Kürtler ile ilgili Türk aydınları bu kadar rahat kalem oynatabilir, konuşabilir miydi?
Ha, konuşuyorlar da, ne diyorlar?
O ayrı mesele…
Bırakın aydınları, başbakan bile konuşamıyordu…
Alper Gümüş ‘Masasız barış, Öcalansız masa olmaz’ yazılarını, hiç şüpheniz olmasın, yazamazdı.
Bütün olumsuz gelişmelere rağmen barış ihtimali daha ağır basıyor. Bunun iyi niyet, kötü niyet ve barış için beslenen arzuların tavan yapmasıyla da ilgisi yok…
Zorunluluk…
Suriye radikal bir biçimde değişecek.
Bunun başka bir yolu yok.
Türk devletinin Suriye’ye dönük reform beklentileri beyhudedir…
Aileye, aşirete dayalı, uzun yıllara yayılan diktatörlüklerin reformlarla değişebilme yetenekleri yoktur. Ortadoğu’da hiç yoktur. Ya Esad ailesi ülkeyi terk edecek ya da öldürüleceklerdir.
 Bu durum Türk devletinin Kürtler ile barışmasını zorunlu kılıyor. Türkiye Kürtler ile sorunlarını bir hal yoluna sokmadan, bu günün şartlarında dışarıya dönük ciddi bir atılımda bulunamaz. Hem Suriye’ye ‘demokrasi ve özgürlük’ götürmek için girecek hem de ‘kendi içinde’ Kürtlere dönük katliamlar yapacak…
Olmaz diye bir şey yok ama olacak gibi de değil…
Suriye ile kapışacak. Kürtler ile barış yapmadan bunu yapar, Suriye’ye adım atarsa, nasıl bir görüntü ortaya koyacaklarının ötesinde, orada Kürtlerden nasıl bir darbe yiyeceklerinin hesabını yapmışlardır. Daha da önemlisi, sıra İran’a gelmeden, Kürtler ile barışmak zorundadırlar.
Asıl gümbürtü İran’da kopacak…