Ben de katılıyorum bu yoruma. Uzun süredir yazdıklarım bütünlüklü ele alındığında, tam da dostumun söylediği gibi, AKP�nin "barış istemediğini" anlatmaya çalıştım. AKP Devleti, bölgesel gelişmeleri yönelik saptamaları ve geleceğe ilişkin planları gereği bir adım attı. Savaşan tarafların elbette barıştan beklentileri farklı olacaktır. Her biri kendi gelecek perspektifleri üzerinden dayatacaktır barışı. Dayatmalar ise, ancak savaşın gerçek mağdurlarının "kalıcı bir barış" için "sorunun kökten çözümüne ilişkin" çabalarıyla geriletilebilir. İşte bu istem, "çözüm" isteminin kendisidir.
***
Açıktır ki AKP Devleti, Ortadoğu�daki konjonktürü de kendisi için çok uygun bir momentin de uygun olduğu varsayımı üzerinden, Osmanlı�dan feyiz alarak geliştirmeye çalıştığı yeni Osmanlıcılık düşüncesini sürdürmektedir. "Başkanlık sistemi" tartışmaları gerçekte ayrıntıdan başka bir şey değildir. Sistemin temeli sömürgecilik olduğu sürece, yönetim organının başkanlık ya da parlamenter olmasının bir önemi yoktur. Başkalarını ezen bir ulusun özgür olması düşünülemeyeceği gibi, sömürgeci bir devletin de özgürlükçü demokrasiyle yakın düşmeyeceğini sıradan bir mantık bile rahatça görebilir. Mustafa Kemal�iyle, CHP�siyle, DP, AP, ANAP ya da daha sonraki irili ufaklı bütün politik örgütlenmeleriyle sürdürülen bu sosyo-ekonomik yapının "çözüm" sözcüğünü ağzına almamasından doğal ne olabilir ki? Doksan yıllık sistemin istisnasız bütün yıllarının emek ve halklar üzerinde şiddeti temel alan diktatöryal bir devlet anlayışıyla sürdürülmesinin temelinde işte bu gerçek, sömürgeci-kapitalist devlet gerçeği yatmaktadır.
Doksan yıldır sürdürülmekte olan sömürgeci kapitalist sistemin temel varlığına yönelik bir saldırı gerçekleştirilmeden, onun yönetim biçimleri üzerinden polemik geliştirmenin önemi yoktur. Diktatörlüğün parlamento ya da bir başkan eliyle sürdürülmesi özgürlükler bağlamında bir farklılığı yaratmaz.
***
Elbette asgari düzeylerde gerçekleştirilse bile, barış, çözüme giden yolda önemli bir başlangıç olabilir. Ama "çözüm" hedefinden yoksun bir barış anlayışı, sadece savaşan iki güç arasında gerçekleşen geçici bir sessizlik döneminden başka bir şey ifade edemez. Çünkü savaşı yaratan nesnel koşullar çözülmeden, yani temelde yatan sorunun çözümüne ilişkin bir programa da sahip olmadan empoze edilen barışların hiçbir biçimde kalıcı olamayacağına ilişkin örnekler tarihte sayamayacağımız kadar çoktur.
Ben AKP Devleti�nin henüz bir "barış projesine" bile sahip olduğunu düşünmüyorum. Tersine "büyük Türkiye" gibi yayılmacı emelleri de içerisinde barındıran, Kuzey Kürdistan�da "refahın artması" gibi özgürlük perspektifinden yoksun söylemleriyle Kürt ve diğer halkların özgürlük istemlerinin görmezlikten gelinmesi, barış sorununun ele alınışında da savaşçı bir mantığın temel rol üstlendiğini gösterir. Yani AKP�nin barışı, bölgesel savaşlara yol açabilecek bir çözümsüzlüğün üzerine oturmaktadır.
***
Peki AKP�nin niyetinde barış yok diye "barışa hayır!" demek mi gerekir? Benim açımdan bu sorunun yanıtı da "hayır" olacaktır. Görev, AKP�nin ağzından çıkan eğrelti barış sözcüğünü alarak onu gerçek sahiplerine ulaştırmak; bu amaçla kitleleri uyarmak, AKP�nin oyunlarını bozmak ve süreci Türkiye sömürgeciliğini de çözecek olan "kalıcı bir barışın olanaklarını yaratarak" yani sömürgeci kapitalizmi yok edip bütün kimliklerin özgürleşmesine olanak sağlayarak "çözüm sürecine" ulaşmak olmalıdır.
Bu gerçekten yola çıkarak, devlet tarafından kırk yıldır en kirli ve kanlı yöntemleriyle sürdürülen bir savaşın mağdur olan tarafını "neden barışa evet diyorsunuz?" diye eleştirmek de açıktır ki ahlaken kabul edilebilir bir şey olamaz. Devletin, Anadolu-Mezopotamya topraklarını halklar mezarlığına çeviren kanlı Cumhuriyet tarihiyle hesaplaşma diye bir derdi yoktur. Derdi yoktur, çünkü onu bu hesaplaşmaya çekecek olan biricik güç, özgürlük isteyen halkların ve işçi sınıfının örgütlü mücadele gücü olabilir. Bu gücü yaratması gerekenlerin başında da elbette egemen ulus sosyalistleri yer almalıdır. Ama gelinen noktada "çözüm sürecinin" henüz ağza alınmadığı sulandırılmış bir "mezarlık barışı" anlayışının bile henüz Fırat�ın batısında anlamlı bir güce ulaşamadığını görüyoruz. Bu durumda savaşın mağduru durumunda olan insanlara "neden barışa evet diyorsunuz?" diye sormak yerine, yüzümüzü batıya çevirip "neden barışa evet demiyorsunuz?" diye sormak daha doğru olmaz mı?
Yoksa, başkalarının kanı üzerinden ucuz kahramanlık yapmaktan öte bir anlama sahip olamaz sözlerimiz.
Barış, sömürgeciliğin yıkımıyla gerçekleşebilir
Bir dost geçen haftaki yazıma bir yorum yapmış. Şöyle diyor: "Bu dönemde AKP�nin asla barış istemediğini, başkanlık seçimine kadar yasal hazırlıklarını tamamladığını. Açık, net olgularla ortaya koymak gerekir. Gerçeğin teşhiri barışa katkı olacaktır. Ve kalıcı da olacaktır."