Böylesine süreçlerde, "olağanüstü bir dönemden geçildiğini" söylemek herkesin bildiğini tekrar etmekten başka bir anlama gelmese de, sürecin önemini ya da diğer süreçlerden farkını anlatabilmek derdinde olan yazarlar, bu sözü tekrar etmekten uzak kalamazlar. Ben de yazarlık iddiasında olmayan bir "yazan" olduğum için aynı sözü kullanarak giriş yapmak istedim. "Olağanüstü bir süreç içindeyiz."
BDP Heyetinin sayın Öcalan’la görüşmesinin ardından BDP ketum davranıp görüşme üzerine bilgi vermekten kaçındı. Benim gibi, uzun zamandır sabırla beklediğimiz bu görüşmeye ilişkin bilgilendirilmemeyi hazmedemeyen birileri "olağanüstü süreçlerin olağan dışı davranış biçimleri de üretebileceğini" bildiği için sabrı öne çıkaran bir bekleyişi devam ettirmekte idi. Ama görüşmeyi sürdüren heyetten gelecek açıklamayı beklerken, Milliyet Gazetesi’nden patlayan ve büyük olasılıkla MİT’in sızdırdığı görüşme notları zaten çok karışık yürümekte olan sürecin iyice anlaşılamaz olmasına neden oldu. Ancak bu bilgilerin doğrulanmasından sonra üzerine daha belirgin şeyler söylemek mümkün olacaktır.
İlk heyette yer alan sayın Ahmet Türk’ün İmralı çıkışında yaptığı "herhangi demokratik bir ülkeyi zorlamayacak istemler" yorumunun haklılığı, Milliyet’te aktarılan düşünceler içerisinden ifadesini buldu. Söz konusu istemler, çağımızda, demokratik herhangi bir ülkede yaşayan 20 milyonluk bir halkın olmazsa olmazı olarak ele alınması gereken temel haklardan başka bir şey değildi.
Kürt sorununun çözümüne ilişkin projelerin içeriği, elbette Kürt Sorunu’ndan ne anladığımıza bağlı olarak doldurulacaktır. "Olaydan ne anlarsak anlayalım, önemli olan silahların susmasıdır, barışın gelmesidir" sözü, elbette bir politik kastın planlı bir uygulaması değilse, naif bir "barışseverlik’ tutumunun sorumluluk üstlenmeyen tutumu ya da bir cehaletin ürünü olabilir. Ama hem romantik barışçılık hem de cehaletle karışmış gibi duran naiflik hallerinin temelinde, halkları aynı başarısızlığa mahkum eden kör görüş yatar. Bunlar, iyi niyetli ama sonuçsuz kalan barışseverliğin barış umutlarını törpülemesi nedeniyle de barışın kalıcı sonuçlarla taçlandırılması olasılığına yönelik beklentileri geleceğin rezervinde de tüketen tutumlardır.
Kavgaya son vermek yani "barış olanaklarının görüşülebilmesi için fiili şiddet uygulamasını durdurmak" elbette yapılan işin doğası gereği bir zorunluluktur. Savaşlarda ateşkes ya da eylemsizlik halleri bunun araçlarıdır.
Ama bu süreç doğru kullanılırken günü kurtarmaya yönelik, palyatif çözümleri öne sürmekle yetinmemek ve "üzerinde anlaşabileceklerimizi masaya yatıralım" gibi savaş gerçeği ile ilgili olmayan anlayışlara takılı kalmamak temel zorunluluktur. Savaşı üreten nedenleri doğru saptamak ve böylece savaşı kökten yok edecek politikaları üretmek üzere yoğunlaşmak gerekir. Savaş, bir insan topluluğunun "terör" isteminin ürünü değil, sömürgecili anlayışını temel almış bir devletin ürettiği bir sonuçtur. Bu sonucun nedenini yerle bir edecek büktün önlemler alınmadan kalıcı bir barış gerçekleşemez.
Bu temelde bir barış süreci, pratik süreçler üzerinde, tarafların birbirine yönelik kullandıkları dilin kullanımından birbiri üzerinde gerçekleştirecekleri operasyonlara kadar her alanda barış istemine uygun bir yenilenmenin ötekine hissettirilmesine yönelik çabalarla donatılmalıdır. Bir yandan barış derken öte yandan ötekinin Kandil'ini bombalarınla söndürmeye niyetlenirseniz, bütün dünyanın Yalancı Çoban şarkısının nakaratına eşlik ettiğini duyacaksınız: Yalancı, yalancı… Sana kimse inanmaz!" O halde inandırıcılığınızı kanıtlamak zorundasınız. "österilmesine yerel alanlara kadar konunun birlikte tartışılmasını gerçekleştirebilmeye yoğunlaşmak;
Ve böylece toplumun bu sürece hazırlanabilmesi için ayrıntılı, düzgün, çıplak, tarafsız bilgilendirilme hakkı titizlikle korunmalıdır. Bütün halkların, bütün sosyal, siyasal, kültürel kurumların sürecin tartışma ortamına çekilmesini sağlamak; bunların düşünsel üretimlerinin ürünlerini barışın hamuruna maya olarak katmak kesinlikle göz ardı edilemeyecek bir zorunluluktur. Halkların her adımından haberdar olmadığı ve kendi katılımını gerçekleştiremediği barış süreçleri, varlık nedenleri içselleştirilmiş kalıcı bir barış olamazlar. Çünkü bir barışın, ağır bedeller ödeyerek savaşanlar nezdinde tatmin yaratması gerekir.
Salt siyasal otoriteler aracılığıyla ve hele de Kürt halkının siyasal iradesini temsil ettiği artık devlet tarafından da kabul edilmiş olan sayın Öcalan’ın tutsak, buna karşılık sömürgeci Türkiye Cumhuriyeti’nin gardiyan olduğu koşullar kökten değiştirilmeden yürütülmek istenen bir sürecin adı barış süreci olamaz. "Devletin samimiyeti" bu noktada gösterilmelidir.
İçimde kalmasın diye söyleyeceğim: Etle tırnak eşitsizlikçiliğinin politik sahteciliğe temel edilmeye çalışılması, devletin barış niyetini değil, sömürgeci zihniyetin propaganda amaçlı "himayeci" söylemini yani eski reflekslerini sürdürme konusundaki kararlılığı gösterir.
Kürt halkının Türklerle et olmaya da tırnak olmaya da kardeş olmaya da gereksinimi yoktur. Dost olmak yeterlidir.