• Türkiye’de kalıcı barışın ve demokrasinin yerleşmesi, yalnızca devletin atacağı adımlara bağlı değildir. Asıl belirleyici olan, toplumun kendi öz gücüne ve örgütlülüğüne dayanmasıdır.

HÜSNÜ ÇAVUŞ

Türkiye’de barış sorunu, yalnızca silahların susması ya da çatışmaların sona ermesiyle sınırlı bir mesele değildir. Gerçek bir barış, toplumun farklı kimlikleri, kültürleri ve inançlarıyla eşit ve özgür biçimde bir arada yaşayabileceği demokratik bir düzenin kurulmasını gerektirir. Bu nedenle barış süreci, aynı zamanda demokrasi, adalet ve toplumsal uzlaşma sürecidir.

Geçmişte çeşitli dönemlerde devlet ile farklı toplumsal kesimler arasında diyalog girişimleri yaşanmış olsa da kalıcı sonuçlar üretmediği görüldü. Bunun en önemli nedenlerinden biri, barışın yalnızca devlet kurumlarının iradesine bırakılması ve toplumun örgütlü katılımının yeterince sağlanamamasıdır. Oysa kalıcı barış, yukarıdan verilen kararlarla değil, aşağıdan gelişen toplumsal iradeyle güç kazanabilir.

Barışın gerçek güvencesi

Devlete güvenmekten ziyade halkın kendi öz gücüne dayanması, demokratik bir toplumun temel dayanaklarından biridir. Halkın öz gücü; emekçilerin, kadınların, gençlerin, aydınların, demokratik kitle örgütlerinin, yerel inisiyatiflerin ve farklı toplumsal kesimlerin ortak iradesini ifade eder. Barışın gerçek güvencesi de bu toplumsal örgütlülük ve dayanışmadır. Türkiye’deki Marxist-Leninist örgütlerin demokratik toplumun inşası sürecini hâlâ bekle gör yöntemiyle, tamamen Özgürlük Hareketi’nin omuzlarına yüklediği de bir gerçektir. Sanki demokratikleşme, sosyalist mücadelenin dışındaymış gibi umursamaz davranılıyor.

Demokrasi, yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokratik bir yaşam; ifade özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, yerel katılımın, kültürel hakların ve hukukun üstünlüğünün güvence altına alınmasıyla mümkün olabilir. Bu nedenle barış mücadelesi ile demokrasi mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez. Türkiye ve Kürdistan’ın ihtiyaç duyduğu barış, korkular üzerine değil, karşılıklı tanıma, eşit ve özgür yurttaşlık ve toplumsal diyalog üzerine kurulmak durumundadır. Halklar arasındaki temel haklara dayalı kardeşlik, devlet politikalarının ötesinde toplumun kendi iradesiyle inşa edilebilir. Farklı kimliklerin birbirini tehdit olarak değil, ortak yaşamın zenginliği olarak görmesi, demokratik bir geleceğin önünü açacaktır.

Türkiye’de kalıcı barışın ve demokrasinin yerleşmesi, yalnızca devletin atacağı adımlara bağlı değildir. Asıl belirleyici olan, toplumun kendi öz gücüne, örgütlülüğüne ve ortak yaşam iradesine dayanmasıdır. Halkın aktif katılımıyla gelişen bir barış kültürü, demokratik değerleri kökleştirebilir. Bu da Kürdistan ve Türkiye’de daha özgür, daha adil ve daha eşit bir geleceğin inşasına katkı sunabilir.

Türk devleti anlatmalı

Türk devleti, 100 yıldır Kürtlere düşmanlık yapıyor. 40 yıllık mücadele sonucunda 'Kürt var' dedirtildi. Büyük bedeller veren Kürt'ün iradesi kırılamadı. 100 yıldır Kürtleri inkar üzerine bir politika izleyen devlet, Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerini, Cumhuriyetin demokratik içeriğe kavuşturulmasını nasıl sağlayacak? Önemli olan budur. Türk devleti, Türk halkına 100 yıldır yalan söylediğini, aldattığını, inkar ve çözümsüzlükle rehin tuttuğu nasıl anlatacak?

Elbette iktidardan adım atmasını bekleme pasifizmine kapılmak yerine, iktidarı adım atmaya zorlayan sürekli eylemsellik hali esas alınmak durumundadır. Süreçle ilgili halka bilgi akışının yeterince yapılması gerekir. Bilinmezlik içindeki beklenti toplumu çürütür, umutsuzluğa iter; güvenin zedelenmesi de uzaklaşmaya yol açar. Kısacası zamana yayılan sürecin Kürt halkında yaratacağı bu ve benzeri tehlikelerin örgütlü yapıda yaratacağı tahribatlara karşı önlemlerin alınması hayatidir.