- Savaşan güçler, salt güvene dayalı olarak bir masa etrafında bir araya gelerek çözüm üretemezler. Bunun için daha fazlasına, barış sonrasının projelerine ihtiyaç var.
HEVAL TAHA
Savaşan tarafların bu durumu bir masa etrafında sonlandırmaları, karşılıklı sınırsız bir güvenden ziyade tarafların barış talebi konusundaki iç tutarlılığına bağlıdır. Ezilen tüm kesimlerin kurtuluşu için mücadele eden özgürlük savaşçıları ile sömürü düzenini ayakta tutabilmek için savaşanların salt güven temelinde bir araya gelmesi beklenemez bu yüzden.
Burada ihtiyaç duyulan temel saik, birbirine güvenden çok barışa, ortak yaşama duyulan ihtiyaç ve inançtır. Hal böyle olunca özgürlük için mücadele edenlerin, inşa etmek için yola çıktığı yeni düzene ilişkin birçok plan ve programı mevcuttur. Onlar bir yandan savaşırken bir yandan da yeni yaşamın temel ilkelerini inşa etmekle yükümlü sayarlar kendilerini. Bu yüzden yürüttükleri savaş, yaşatmak üzerine kuruludur.
Özgürlük Hareketi'nin inşacılığı
Özgürlük Hareketi bir inşa hareketidir aynı zamanda. Savaştığı anın ötesindeki yeni yaşamı da inşa edemezse toplumsallaşamaz, yeni yaşama ulaşamaz. Özgürlük Hareketi, bu süreçte tüm muhataplarını barıştan yana değişime, dönüşüme zorlar. Sadece egemen iktidarı değil, ezen ulusun halk kitlelerini de dönüştürmenin, özgürleştirmenin mücadelesini verir. Birbirinden çok farklı, dahası birbirine düşman toplum kesimlerini aynı hedefte bir araya getirmek belli bir pedagojik yaklaşımı gerektirir. Özgürlük Hareketi, sömürüsüz bir toplumda eşit, adil, özgür bir yaşamın değerini ortaya çıkarır. İnsanları bu ahlaki değerlerin etrafında gönüllü bir araya gelmeye ikna etme mücadelesi yürütür. Bunu yaparken dayatma ve zorla değil, bu değerler için bedel ödeyerek oluşturur yeni yaşamın değerler manzumesini. Özgürlük Hareketi, bir bilinç hareketidir. Böylesi bir mücadelede eğitim ve düşünsel sorgulama, insanın yaşamı boyunca kişiliğini sürekli geliştirmesine ve olgunlaştırmasına olanak tanır. Böylece örgütlü bireyin kendini gerçekleştirmesi, yaşam boyu süren bir öğrenme süreci olarak yeni yaşamı inşaa eder.
İktidar ideolojisinin statükoculuğu
Savaşın kaynağını oluşturan iktidar ideolojisi ise statükoyu koruma adına sürekli bir düşman yaratarak, bölünme, parçalanma sendromları üzerinden güvenlikçi politikalar oluşturarak varlığını sürdürür. Bir süre sonra ortaya çıkan savaş ekonomisi, iktidar etrafında kirli bir sermayeye dayalı yeni güç odakları oluşturarak savaşı, politik ve ekonomik bir rant aracına dönüştürür. İktidar, barış söylemlerine dahi tahammül edemez bir noktaya gelir. Artık barış, iktidarı oluşturan güç odaklarının rant kanallarının kesilmesi anlamına gelmektedir. Barışın kendisi, iktidar için bir düşmana dönüşür. İktidarlar açısından barış savunucuları, “terörist, şaki, vatan haini” olarak görülür. İktidar rant düzenini sürdürmek için ele geçirdiği “terörist, şaki ve vatan hainleri"ni içine koyacağı hapishane yapmayı topluma verilecek bir vaat haline getirmekten başka bir “siyaset” üretemez. Barışa dönük siyaset üretemeyen iktidarın yaklaşımı toplumu, dolayısıyla barışı zehirler. Türk devletinin sicili bu pratikler açısından son derece kirlidir.
Devlet denetimindeki çark
ANF’den Rüstem Sincer’in 7 Mayıs 2026 tarihli, “Özel savaş aygıtlarının tümünün uygulandığı bir kent: Fuhuş, uyuşturucu, ajanlaştırma ve çeteleşme” başlıklı haberi bu konuda son derece kıymetli. Sincer’in haberine göre; SAMER’in (Saha Araştırmaları Merkezi) 2025’in aralık ayında yaptığı bir araştırmaya göre, Diyarbakır/Bağlar’da uyuşturucu kullananların yüzde 70,1’i 12-17 yaş aralığındayken maddeyle tanışmış. Ergani’de yüzde 65,6’sı 12–17 yaş, yüzde 9,4’ü ise 5-11 yaş aralığında ilk kullanıma başlamış. Farqîn’de (Silvan) de madde kullananların yüzde 52’si 18 yaş altındayken, ilk kullanım yaşları 10’a kadar düşüyor.
Yine aynı haberde, devlet denetiminde yürütülen fuhuş çarkı şöyle deşifre ediliyor: “Kafe, “merdiven altı” güzellik salonu ve masaj salonlarının da fuhuş yerleri olarak kullanıldığı biliniyor. Kendilerini “eski PKK’liler” olarak tanıtarak genç kadınları ağlarına düşüren ve onları fuhuşa zorlayan yapıların varlığı da bu ağın derinliğini gösteriyor. “Eski PKK’liler” tanımının peşine düştüğümüzde çarpıcı bilgilerle karşılaştığımızı söylemek mümkün. Bu tanımın, önceki yıllarda Kürt siyasi hareketi içerisinde çalışma yürütmüş, çeşitli kademelerde yer almış, hapishanede kalmış ancak MİT tarafından zaafları öğrenildikten sonra ajanlaştırılmış; şimdilerde ise fuhuş, uyuşturucu, gençleri ajanlaştırma ve çete faaliyetleri yürütmek amacıyla kullanılan kişiler olduğu ortaya çıkıyor.”
Haberde çok dikkat çekici bir başka konu da çeteler. Sencer’in, “Amed’de yapılanan bu çetelerin başını “Daltonlar ve Casperlar” çetesi çekiyor. Bu çetelerde yer alan gençlerin çoğunun yurtsever ailelerin çocuklarından oluştuğu ve geçmişte siyasi faaliyetlerde de yer aldıkları bilgisini edindik.” ifadesi tehlikenin boyutlarını ortaya koyması bakımından son derece önemli. Ortaya çıkan sonuç seçilmiş yerel yönetici ve siyasetçilerin de bu sonuç karşısında bir özeleştiri sürecine girmesini kaçınılmaz kılıyor. Bürokratikleşen, toplumdan kopuk, kariyere odaklı siyaset etme biçiminin sorun çözümünden uzaklaşmayı da beraberinde getirdiği muhakkak.
Üçgen biçimindeki şiddet sendromu
Devlet eliyle uygulanan yapısal şiddetin yarattığı bunca tahribattan sonra yürütülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin toplumsal barışı sağlamaya yönelik bir ayağının da olması kaçınılmaz olacaktır. Kendisine ait bir 'Kürdistan teorisi' de bulunan Norveçli barış ve çatışma çözümleri uzmanı sosyolog Johan Galtung, şiddetin her türünün (doğrudan, yapısal ve kültürel), insanın gelişimini ve potansiyelini sınırladığını söylüyor. Galtung, bu üç şiddet biçimini "şiddet üçgeni"nin köşeleri olarak kavramsallaştırırken şu değerlendirmeyi yapıyor: “Şiddet, doğrudan-yapısal-kültürel şiddet üçgeninin herhangi bir köşesinden başlayabilir ve kolaylıkla diğer köşelere yayılabilir. Şiddet içeren yapı kurumsallaştığında ve şiddet kültürü içselleştirildiğinde, doğrudan şiddet de kurumsallaşma, tekrar etme ve ritüelleşme eğilimi gösterir. Bu üçgen biçimindeki şiddet sendromu, kültürel barışın yapısal barışı beslediği; farklı ortaklar arasında karşılıklı bağımlılığa dayalı ve adil ilişkilerin kurulduğu; doğrudan barışın ise iş birliği, dostluk ve sevgi eylemleriyle kendini gösterdiği üçgen biçimindeki bir barış sendromuyla karşılaştırılmalıdır. Böylece kendi kendini güçlendiren kısır bir döngü yerine, yine kendi kendini güçlendiren erdemli bir döngü oluşturulabilir. (“Şiddet, barış ve barış araştırmaları”, Barış Araştırmaları Dergisi 6. Sayı, 1969)
Daha fazlasına ihtiyaç var
Eleştirel barış eğitimcileri, asimetrik güç ilişkilerinin ve bunların toplumsal, siyasal, tarihsel ve ekonomik kökenlerinin eşitsiz vatandaşlık biçimleri yarattığını; eğitimin ve buna eşlik eden toplumsal eylemlerin bu eşitsizlikleri dönüştürmeye çalışması gerektiğini vurgular. İşte bu pratikler nedeniyle savaşan güçler, salt güvene dayalı olarak bir masa etrafında bir araya gelerek çözüm üretemezler. Bunun için daha fazlasına ihtiyaç vardır. Öncelikli olarak da barış sonrası sürecin nasıl yürütüleceği konusundaki projelere.