• Bir insanın varlığını, kimliğini, uğradığı baskıyı ve doğduğu coğrafyayı masa başında oturan soğuk bir memura kanıtlamaya çalışması, ne büyük bir acı ve ne derin bir aşağılanmadır...

Robîn ZANA

Avrupa'da son yıllarda çıkarılan yasalar, sertleşen göç politikaları ve mahkeme kararları, bize şunu gösteriyor: Gelişmiş ülkelerde mülteci, artık nsan değil, yük olarak görülüyor. Eskiden "insan hakları" denilen şey, bugün sınır güvenliğinin gölgesinde kaldı. AİHM'in bile birçok dosyada insanın yaşadığı korkudan çok devletlerin çıkarlarını gözettiği yönünde ciddi eleştiriler var. 

Kürtler de bu tablonun en ağır yükünü taşıyan halklardan biri. Savaş çıktığında, deprem olduğunda, ekonomik kriz yaşandığında ve siyasi baskılar arttığında, ilk yollara düşen yine onlar oluyor. Bir insan, durduk yere doğduğu toprağı bırakmaz. Hiç kimse çocukluğunu, mezarlarını, dilini, anılarını bavuluna koyup binlerce kilometre uzağa gitmek istemez. İnsan, nefes alamadığı zaman göç eder.

Yaşadıkları sıralamakla bitmeyen Kürtler, Avrupa'nın kapısını çaldığında karşılarına çoğu zaman aynı soğuk cümleler çıkıyor: "İddialarınız yeterince inandırıcı bulunmadı", "Türkiye demokratik bir ülke" veya "Siyasi profiliniz risk oluşturacak kadar yüksek değil."

Sistem öyle absürt, öyle akıl dışı işliyor ki bazen trajikomik bir tiyatroya dönüşüyor. Hüseyin ve Ali adında iki Kürt Alevi kardeşin iltica dosyalarındaki ret gerekçelerini okuduğumda gözlerime inanamamıştım. Aynı anne-babadan doğan, aynı acılardan kaçan iki öz kardeşten biri için "Kürt olduğuna inanıyoruz" yazarken, diğeri için "Kürt olduğuna inanmıyoruz" diye karar verilmişti. Daha da ötesi; yıllarca HDP bünyesinde aktif çalışmalara katılmış, hakkında çeşitli davalar ve soruşturmalar açılmış, hatta belediye eşbaşkan adayı olarak seçimlere girmiş bir insana bile "düşük profil" gerekçesiyle ret verilebiliyor. Soruyorum size: Bir devletin doğrudan hedef tahtasına koyduğu ve yargıladığı bir insan nasıl "düşük profil" olabilir? Bu karar hangi mantığa ve vicdana sığar?

Bir insanın; varlığını, kimliğini, uğradığı baskıyı ve doğduğu coğrafyayı masa başında oturan soğuk bir memura kanıtlamaya çalışması ne büyük bir acı, ne derin bir aşağılanmadır... Oysaki o mülakat odasında birkaç saat içinde anlatılması istenen şey, bazen bir ömrün acısıdır. İşkence nedir? Faili meçhul nedir? Köy boşaltılması nedir? Evlere yapılan gece yarısı baskınları nedir? Bunları ancak yaşayanlar bilir. Sürekli bir korku cenderesinde nefes almaya çalışmanın ne demek olduğunu dosyalardaki üç beş kuru sayfa anlatamaz. Buna rağmen birçok dosya, sanki insan hayatı bir matematik problemiymiş gibi soğuk istatistiklerle değerlendiriliyor.

Ret kararından sonra yaşananlar ise çoğu zaman kimsenin umurunda olmuyor. Dağılan aileler, psikolojik çöküntüler, yıllarca sınır dışı edilme korkusuyla belirsizlik içinde yaşamak zorunda kalan insanlar, çaresizliğin getirdiği intihar vakaları... Bunlar istatistik raporlarına girmeyen ama etten-kemikten olan gerçek hayatlar.

Belki de mesele, Kürtlerin yaşadıklarına inanmamak değil, inanmak istememektir. İnanıldığı an, Batı’nın o süslü insan hakları söylemi ile uyguladığı acımasız sınır politikaları arasındaki o devasa çelişki de ifşa olacaktır. Yoksa Avrupa devletleri, Ortadoğu coğrafyasında neler yaşandığını, yapılan baskıları ve zulümleri bilmiyor mu? Elbette adları gibi biliyorlar. Tüm Avrupa'da ve dünyada aşırı sağcı ve göçmen karşıtı partilerin hızla yükselişe geçtiği bu dönemde, sol ve sosyal demokrat partiler bile iktidarlarını kaybetmemek adına bu doğruları görmezden gelmeyi tercih ediyor. Kendi koltukları ve oy kaygıları, insan hayatının önüne geçiyor.

Göçmenlerin görünmezlik ve cezasızlık duvarı, sadece Avrupa sınırlarıyla da sınırlı değil, mülteci karşıtlığı artık küresel bir mutabakata dönüşmüş durumda. Bir zamanlar "özgürlükler ülkesi" olarak pazarlanan ABD'de, Donald Trump’ın kitlesel sınır dışı etme tehditleri ve göçü tamamen suç unsuru haline getiren sert kararnameleri, sınırları birer askeri barikata çeviriyor. Dünyanın en hoşgörülü, en "göçmen dostu" ülkesi olarak bilinen Kanada bile o insancıl maskesini indirerek sığınmacı kotalarını birer birer düşürüyor, kapılarını mültecilerin yüzüne kapatıyor.

Dünyada gelişmişliğin ve saygının sembolü olarak vitrine konulan Japonya’da da durum farklı değil. 2019'dan beri Japonya’da yaşayan Colemêrgli Murat Çiçek’in, karıştığı basit bir trafik kazasının ardından gözaltında şüpheli bir şekilde can vermesi nasıl açıklanabilir? Avrupa'nın sınır dışı merkezlerinden Japonya'nın soğuk nezarethanelerine kadar, en temel yaşam hakkı ellerinden alınanların arkasından tutulan o sessizlik korosu, mültecinin canının dünyanın neresinde olursa olsun ne kadar ucuz görüldüğünün en acı kanıtıdır.

Kürtler yıllardır sadece kendi topraklarında değil, sığındıkları ülkelerin mülakat odalarında ya da gözaltı merkezlerinde de varlıklarını ispat etmek zorunda bırakılıyor. Kendi acısını belgelemek, kendi korkusunu kanıtlamak, kendi hikâyesine başkalarını inandırmak zorunda kalan bir halk... Ne tam ait hissettikleri bir devletleri var ne de sığındıkları yerde kendilerine açılan onurlu bir yaşam alanı. Bavulları omuzlarında, geçmişleri yüreklerinde, gelecekleri ise bir göç dairesinin, bir mülakatın ya da tek bir memurun imzasının insafına bırakılmış durumda. Ne yazık ki en ağır sürgün, insanın kendi gerçeğine, kendi hikâyesine dünyayı bir türlü inandıramamasıdır.