• Aşiretleri dernekleştirerek modernize ettiğimizi sanırken, aslında feodal çıkar ağlarını şehrin göbeğinde, resmi mühürlerle yeniden üretiyoruz.

MUZAFFER YILDIRIM

Son dönemlerde kent merkezlerinde mantar gibi türeyen bir dernekçilik modeline şahit oluyoruz; "X Aşireti Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği" gibi. İlk bakışta kulağa masum gelen, kültürel bağları koruma ve akrabalar arası yardımlaşmayı amaçlayan bu tabela örgütlenmeleri, aslında bölgenin sosyolojik gelişimi önünde sessizce yükselen yeni bir barikattır.

21. yüzyılda, kentleşmenin ve modernleşmenin bireye vadettiği en büyük özgürlük, feodal bağlardan sıyrılıp "bağımsız bir vatandaş" olabilmektir. Bölgede yükselen bu yeni dernekçilik dalgası, bireyi tam da özgürleştiği noktada yakalayıp yeniden mikro-aidiyetlerin hapishanesine geri gönderiyor. Dernek çatısı altında kurumsallaşan aşiretçilik, sivil toplumun özü olan "ortak paydada gönüllü birliktelik" ilkesini zedeliyor. Sivil toplum, hak arayan, sorgulayan ve bireysel iradeyi yücelten bir yapıyken; aşiret dernekleri biat kültürünü, geleneksel hiyerarşiyi ve sorgulanamaz sadakati resmiyetle taçlandırıyor.

Bu durumun en tehlikeli boyutu ise kuşkusuz yaratılan kamusal elitizm ve güç konsantrasyonudur. Dayanışma adı altında yürütülen faaliyetler, bir süre sonra bürokraside, ticarette ve kamusal alanda "kendi adamını kayırma" mekanizmasına dönüşüyor. Herhangi bir aşiret korumasına sahip olmayan, sadece kendi emeğiyle ayakta durmaya çalışan sıradan bir vatandaşın, bu organize yapılar karşısında şansı ne kadar olabilir? Hukukun üstünlüğüne inanması gereken genç kuşaklar, mensubu oldukları derneğin nüfuzuna sığınmayı bir kurtuluş olarak görmeye başlayabiliyor.

Buradaki esas tehlike, aşiret mantığının bu dernekler vasıtasıyla kendi ekonomik ve sosyal çıkar ilişkilerini doğrudan kurumsallaştırmasıdır. Geleneksel yapının gayriresmî nüfuz arayışı, artık yasal bir dernek tüzüğü arkasına gizlenerek meşruiyet kazanıyor. Aşiretleri dernekleştirerek modernize ettiğimizi sanırken, aslında feodal çıkar ağlarını şehrin göbeğinde, resmi mühürlerle yeniden üretiyoruz.

Üstelik bu gerici refleks, bölgenin entelektüel ve toplumsal hafızasıyla da açıkça çelişiyor. Bu topraklardan doğan paradigmanın toplumsal ve özgürlükçü aydınlanma yürüyüşü ortadayken, bölge halkını geçmişin karanlık dehlizlerine, ağalık ilişkilerine ve statükoya geri çekmeye çalışan aşiret derneklerinin arkasında durulmamalı, sivil toplum adı altında pazarlanan bu arkaik kurumsallaşmaya prim verilmemelidir.

Bölgenin ihtiyacı olan şey, insanları soy ağaçlarına göre ayıran ve gettolaştıran dernekler değildir; Mezopotamya'nın özünde var olan ortak yaşam, eşitlikçilik ve kolektif emek değerlerinin egemen olduğu bir toplumsal düzendir.