2 Şubat 1990’da, yani bundan tam 23 yıl önce Güney Afrika’nın Devlet başkanı De Klerk, Afrika Ulusal Kongresi’ni yasal bir parti olarak tanımış ve Nelson Mandela’yı serbest bırakacağını açıklamıştı.

De Klerk, Devlet Başkanı olduğu güne kadar siyasi sicili ırkçılık konusunda pek de parlak biri değildi. Eğitim Bakanı olduğu dönemde okullarda siyah ve beyazların ayrı eğitim görmesini destekleyen De Klerk, Apartheid politikalarının sadık bir savunucusuydu. Ancak Botha’nın geçirdiği bir beyin kanaması sonrasında ülkenin başına geçen De Klerk, “sürpriz” bir şekilde Güney Afrika’nın ırkçı damgasından kurtulması gerektiğini söylemiş ve Apartheid’in son bulması için adımlar atmaya başlamıştı.
Bunlar durup dururken mi oldu?
De Klerk birden iyi bir adam olmaya mı karar vermişti? Ya da ANC karşısında Güney Afrika hükümeti çok mu köşeye sıkışmıştı?
Hiçbiri değil.
Dünyada özellikle 1980lerin ilk yıllarından başlayarak dünya özellikle büyük güçler Güney Afrika üzerinde çok yoğun bir baskı uygulamaya başlamıştı. Ülkenin hem siyahlara karşı resmi ırkçı politikası hem de nükleer programı resmi bir ambargoyla sonuçlanmış ve Güney Afrika rejimi uzun yıllar dirense de en sonunda geri adım atmak zorunda kalmıştı.
Güney Afrikalı beyazlar artık tam anlamıyla köşeye sıkışmış bir azınlık haline gelmiş ve sonucunda ülke üzerindeki tüm egemenlik haklarını kaybedecekleri bir sürece girdiklerini kavramışlardı.
De Klerk’in ve öncesinde Botha’nın adımları bu çerçevedeydi. Irkçılıktan iki günde vazgeçmiş olmaları ne yazık ki pek mümkün değildi.
Türk Başbakanı Erdoğan Kürt sorunu konusunda 11 yıllık iktidarı süresinde sürekli gitgeller yaşadı. Ağırlıkta sertlik ve inkar yönünde mesajlar veren Erdoğan zaman zaman ise demokratik açılımdan ve barışçıl çözümden dem vurdu.
Kürt sorunu konusunda AKP’nin sürekli ve istikrarlı bir politikası yok. Bugüne kadar Kürt sorunu konusunda izledikleri politika sürekli konjektürel duruma göre şekillendi.
Son dönemde Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerin Kürtler açısından güçlü bir atılımın zeminini oluşturduğu gerçeği AKP hükümeti tarafından da görülmüş durumda.
AKP Kürt sorununun çözüme doğru olan evrimini kendi çözümüne uygun bir hale getirmek için adımlar atma peşinde. Yoksa bunlar durup dururken atılan iyi niyetli adımlar falan değil.
Siyasette niyetlere yer yoktur. Hele hele Ortadoğu gibi güç dengelerin dönemsel gelişmelere göre sürekli değişim gösterdiği  bir yerde hiçbir şekilde niyetlerle bir mücadelenin yürütülmesi mümkün değildir.
Önemli olan bu süreçte atılacak adımların Türk-Kürt barışını kalıcı bir şekilde sağlayacak ve olası çalkantılar ve bunalımlardan etkilenmeyecek düzeyde sağlam olması.
Paris’te yaşanan katliamın arkasındaki güçlerin deşifre edilmesi bu nedenle büyük önem taşıyor. Eğer bir barış olacaksa bunun önüne engel çıkarabilecek her odak üzerine ciddi bir şekilde gidilmeli.
Paris’te yaşananlara “bir kaza”, “yolumuzdan döndürmek için yapılan münferit bir eylem” olarak bakılamaz. Asıl bu olaya yaklaşım Türkiye ve AKP hükümeti açısından bir samimiyet testidir.