Gittikçe barışa yaklaşıyor olduğumuzu hissediyoruz. Sanki daha önce barış ortamı varmış da şimdi gün geçtikçe bu ortamdan uzaklaştığımıza dair endişelerini ifade edenlerle aynı noktadan bakmıyoruz.
Ancak barışa yaklaştıkça neleri yaşamak zorunda kalacağımız noktasında da, son dönemin hızlı barış savunucularından farklı kaygılar taşıyoruz.
Kürt sorununu iktidarla birlikte fark eden, iktidarla birlikte barış masasına oturup iktidarla birlikte savaşa çıkan gazeteci, akademisyen kadrosunun zihin dünyasını, bağımsız biçimde sorgulamak anlamsız. İktidar ne yönde adım atarsa onu savunmaya, meşrulaştırmaya çalışanların şimdi barıştan yana umut aşılıyor olmaları elbette memnuniyet verici. Bunun iradi bir tercih olup olmadığını test etmeyi bir tarafa bırakıp, savaş karşısındaki tavırlarının tutarlılığını masaya yatırmalıyız.
Zira barış savunuculuğunda uzun soluklu ve tutarlı olmanın ilk adımı savaş karşısında tutarlı ve kararlı olmaktan geçer.
Kandile bir yandan çözüm için mektup gönderilmeye çalışılırken, diğer yandan bomba yağdıran uçaklar gönderilmesini yadırgamayan, hatta bunu sürecin olağan bir parçası olarak görenler, aslında barışı değil sadece hükümeti savunuyorlar. 
Başbakan, barışın zorluğunu ifade etmek için “savaş kolaydır” derken tam da bu kalem erbabının ruh halini tarif etmektedir.
İçinden geçtiğimiz süreç tam da bunun tersi gerçekliklerle bizi yüzleştirecektir. Eğer bir gün barış olacaksa ve biz her gün bir adım daha barışa yaklaşıyorsak, savaşın zorluklarını öğrenmemiz de kaçınılmaz hale gelecektir. Barış, arka plan ve mutfak hazırlıkları itibarı ile yavaş yavaş örülecek bir süreç olmakla birlikte, savaş gittikçe dozu düşürülerek bitirilecek bir vaka değildir.
Dünya tarihinde gittikçe harareti düşürülerek bitirilen savaş süreçleri de vardır. Ancak görünen o ki Türkiye siyaset aklı bunu yönetebilecek yetenekten oldukça uzaktır. Böylesi ortamlarda barışa yaklaştıkça savaşın şiddeti yükselir. En kirli entrikaların, en aşağılık saldırıların, en kanlı çatışmaların yaşanmasından sonra, barışa sahiden mecbur kalma, barışın gereklerine ikna olma hali, çok daha büyük bir ihtimal olarak önümüzde durmaktadır.
Hayata, çevresinde gördüğü her neneye savaş penceresinden bakanların, bir anda barış perspektifine sahip bir vicdan ve akılla hareket etmelerini bekleyemezsiniz. 
Savaşın tüm yöntemlerini deneyip bütün kanallarını, araçlarını kullanmadan kalıcı bir barış süreci içine girmekte zorlanacağız. Son ana kadar muhatapları “yenme”, “etkisizleştirme”, “devre dışı bırakma”, “birbirine düşürme”  imkanları zorlanacak, böylece daha az “taviz(!)” vermek zorunda kalarak masaya oturma hesapları yapılacaktır.
Kanın durması için hak ve özgürlükler adına atılacak adımları, adaletin gereği olarak görmek yerine düşmana verilmiş “tavizler” olarak görme eğiliminden vazgeçmedikçe, barış sürecini sağlıklı yürütme ihtimali zor gözüküyor. Tanınması zorunlu hakları, silahsızlandırmanın “pazarlık” unsuru olarak görmekten vazgeçmedikçe bu kısır döngüden çıkamayız.
Çözüm istediğini iddia eden iktidara yakın çevreler de, bu sürece peşinen itiraz edenler de “taviz” ve “pazarlık” algısında ortaklaşıyorlar.