Veysi SARISÖZEN

‘Yeni döneme geçildi.”        

Herkesin dilinde bir “yeni dönem”.

“Yenisi” filan yok, Türkiye “meşruti monarşinin” bile gerisine düştü. İstibdat dönemine girdi. Bunun adı Osmanlı’da böyleydi; 21. Yüzyıldaki adı faşizmdir.

Akademik tartışmaya gerek yok. Artık faşist rejim moda tabirle “kurumsallaştı”, yani tüm devleti ve iktidarı ele geçirdi. Artık “bundan sonra ne olacak?” demenin anlamı yok. Olan oldu.

Artık iktidarı “seçim yoluyla” almanın önü tıkandı. Daha açık konuşursak, faşizmi “barışçı yolla” düşürmek artık mümkün değil.

“Olan oldu”nun anlamı budur.

Ben herhangi bir partinin üyesi değilim. Partilerin organlarında konuşma ve düşüncelerimi dile getirme imkanım yok. Burada konuşuyorum ve açık konuşuyorum. Yazılar yalnızca beni bağlıyor.

Erdoğan’ın “seçimi kazanmış olması”, ister hileyle ister zorbalıkla olsun, isterse halk “iradesine” dayanarak olsun, beş paralık değer taşımaz. O asıl iktidarı “seçimle” değil, 16 Haziran günü ve OHAL darbesiyle ve devlet cihazını “parçalayarak” kazandı. Orduyu, polisi, yargıyı dağıttı. Paramparça etti. Kendi “milis” gücünü kurdu. Tıpkı Hitler’in Alman “derin devletiyle” birleşmesi gibi, Ergenekon’la birleşti. Varolan faşist partileri yanına aldı. Mafyayı hizmetine soktu. Medyayı ele geçirdi. Muhalif olanları tutukladı. İktidarının kaynağı budur. Seçim değildir.

Seçim, şimdi, faşist rejimin çelik putrellerine takılıp kalmış zavallı bir “ipekli mendil” gibidir. Rüzgarda sallanıyor, içi “meltemle” dolup, şişiyor ve bizim muhalefet onu bir kadırganın yelkeni sanıyor. O yelken şişince kadırganın demokrasiye doğru yol alacağını düşünüyor. Demokrasi mücadelesinin kadırgası ipek mendilin rüzgar almasıyla yüzmez.

Türkiye’nin Batısı, Kürdistan’ın kaderini paylaştı. Artık onun için de, üstündeki faşist tahakkümden kurtulmanın “seçimci”, “parlamentarist”, “barışçı” yolu tıkalıdır. Ya rejime teslim olacak ya da Kürdistan’ın yaptığını yapacaktır.

Biz gençliğimizde Demirel iktidarını “faşist” sanırdık Onu devirmek için her mücadele yönteminin geçerli olduğunu düşünürdük. Denizler, Mahirler, İbrahimler bizim düşündüğümüzden de fazlasını düşünmüşlerdi.

Ama rejim faşist değildi. Faşizme özgü çelişkiler yoktu. Cephe genişleyemezdi. Barışçıl yol henüz şimdi olduğu gibi tamamen tıkanmamıştı. Halk çoğunluğu “hala umut var” diyordu ve ne bize ve ne de sözünü ettiğim arkadaşlara inandı. Rejimi “devrimci yolla devirmek” mümkün olmadı.

Şimdi mümkündür.

Karşımızda gerçek anlamıyla bir faşist diktatörlük var. Emekçi düşmanıdır. Çalışan insana karşı şimdi olduğu gibi böylesine amansız bir emek düşmanlığı görülmemiştir. Düne kadar AKP’ye oy verenler bile “ihraç” ediliyor. Sistemin en büyük tekelleri bile faşist rejimin tehdidi altına girdi. En mürteci siyasetçiler bile bugün olduğu kadar laikliği yok etme yolunda kalıcı adımlar atamadı. Hiçbir hükümet, bu hükümetin yaptığı kadar Kürdistan’ın dört parçasına düşmanlık etmeye cesaret edemedi. Hiçbiri AB’yle, NATO’yla böylesine karşı karşıya gelmedi. Hiçbir zaman Türkiye böylesine bir kaosla ve savaşla yıkılma tehdidini tanımadı. O zamanlar milyonlara dayanan bir “silahlı güç” yoktu. Ve şimdi bu rejimle dişe diş savaşan bir Kürt Özgürlük Hareketi var. Onunla aynı safta DAİŞ’e karşı savaşan sosyalistler var. Şimdi rejime karşı anti faşist ve savaş karşıtı bir cephe kurmak için sanılandan da büyük bir potansiyel var.

Bu seçimde son “parlamentarist” umutlar da yok oldu. Toplumun neredeyse yarısı CHP’nin, İnce’nin, İyi Parti’nin ve Saadet’in seçim sonrasında takındığı tutumdan derin bir hayal kırıklığı ve öfke duydu. Şimdi bütün bu partilerin tabanında “yeni yollar” arama önerisi her zamankinden daha fazla taraftar bulacaktır.

Buradan çıkan sonuç açık: Rejim “barışçı yolu” tıkadıysa, “barışçı olmayan yol”u da kendi eliyle açmış bulunuyor. Elbette şartları oluşmayan bir “devrimci kalkışmadan” söz etmek için erken.

Ama faşizme son vermenin her türlü araç ve yöntemle hazırlığını yapmak için erken değil. Hatta partiler biraz daha TBMM’de, seçim oyunlarıyla oyalanırsa geç olacak.

O halde muhalefet, eğer Meclisi terk etmeyi göze alamıyorsa onun yapacağı Mecliste oyalanmamak, halkın içine karışmak, onu örgütlemek, diyelim ki Çorlu kazasına karşı mı olur, enflasyona karşı mı olur, her türlü eyleminin öncülüğünü yapmak…

Ve bunu da “bu defa olmadı önümüzdeki seçim maçlarına bakacağız” diyerek yapmamak.

Engels’i hatırlarsak, o bir zamanlar “Bay burjuvazi rovalveri çekmeden biz de çekmeyiz” demişti. Erdoğan bırakalım revolveri, tankı, uçağı, fırtına obüslerini çoktan ateşledi.

Ya Öcalan? O “halkın öz savunmasından” boşuna söz etmiyordu.