- Devletin sorumluluğu açıktır: Yıkımların failleri ve emir zinciri araştırılmalı, tahrip edilen şehitlikler onarılmalı, ailelerin ziyaret ve yas hakkı güvenceye alınmalıdır.
- Barış, hakikatin kabul edildiği, adaletin hayat bulduğu ve hiçbir annenin acısının yeniden incitilmediği bir geleceği savunmaktır.
RIZGAR ZAG
Bir halkın acılarına sınır koyamayan zihniyet, gün gelir toprağa emanet edilmiş evlatlarının hatırasına da savaş açar. Oysa insanlığın en eski ahlaki ölçülerinden biri, yaşam sona erdiğinde düşmanlığın da susması gerektiğidir. Ne var ki Kürdistan'ın dağlarında yaşananlar, bu ölçünün nasıl ayaklar altına alındığını gösteriyor.
Besta'da 144 gerillanın mezarı balyozlarla parçalandı. Cûdî'de şehitlik taşları çukurlara gömüldü. Feraşîn'de patlayıcılar ve iş makineleriyle yapılar yıkıldı, isimler silindi. Gabar'da bombardımanların ve kurşunların izleri taşlara kazındı. Fotoğraflara yansıyan bu tahribat, Kürt halkının hafızasında derin yaralar açan bir gerçeği gözler önüne seriyor. İnsan sormadan edemiyor: Toprağa emanet edilmiş bedenlerden hâlâ ne isteniyor? Bir şehidin ismini taştan silmek, onu annesinin yüreğinden de silebilir mi?
İki dünya savaşında insanlık, ibadethanelerin, kutsal mekânların ve mezarlıkların yıkımına tanıklık etti. Bu felaketler, savaşın bile ahlaki ve hukuki sınırları bulunması gerektiğini acı biçimde öğretti. Bugün barışın konuşulduğu bir dönemde, şehitliklere yönelik tahribat, işte bu tarihsel dersin de inkârıdır.
Hiçbir gerekçesi olamaz
Üstelik bu yıkım, yalnızca balyozlarla gerçekleştirilmedi. Bombardımanlar, dozerler ve patlayıcılar kullanıldı. Haberlerde korucuların da bu uygulamalarda yer aldığı aktarılıyor. Aynı coğrafyanın çocuklarının, başka Kürt ailelerinin en kutsal hatıralarına yönelen müdahalelerde kullanılması, koruculuk sisteminin yarattığı toplumsal ve ahlaki tahribatı bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Burada asıl sorgulanması gereken, bu yıkımı mümkün kılan devlet aklıdır. Hiçbir güvenlik gerekçesi, bir annenin evladının şehitliğini ziyaret etme hakkını ortadan kaldıramaz. Devletin silahlı gücü, kendisine karşı mücadele etmiş insanların hatırasını cezalandırma yetkisinde değildir.
Bir anne düşünün…
Yıllarca evladının yolunu gözlemiş. Sonra kavuşamayacağını öğrenmiş. Geriye yalnızca bir isim, birkaç fotoğraf ve dağların arasında bir şehitlik kalmış. Yıllar sonra o dağlara çıkmış; belki bir avuç toprak alacak, belki taşın üzerindeki ismi titreyen parmaklarıyla okşayacak fakat vardığında ne isim kalmış ne taş. Evladının yattığı yeri bile bulamıyor. Söyleyin, hangi vicdan böyle bir acının karşısında susabilir? Bir annenin evladını kaybetmesi yetmemiş gibi, onunla konuşabildiği son yerin de elinden alınması hangi insanlık anlayışına sığar?
Devletin sorumluluğu açıktır
Bir halkın yasını bile cezalandıran siyaset, kendi ahlaki meşruiyetini sorgulamak zorundadır. Tam da burada barış sürecinin en ağır çelişkisi karşımıza çıkıyor. Önder Apo'nun demokratik ve barışçıl çözüm yönündeki ısrarı, tarihsel bir umut yaratırken, devletin şehitliklerdeki tahribat karşısında onarıcı ve hesap verebilir bir tutum ortaya koymaması, bu umudun üzerinde ağır bir gölge oluşturuyor. Devlet, barıştan söz ederken kendi uygulamalarının doğurduğu acılarla yüzleşmek zorundadır. Aksi hâlde barış söylemi ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafe giderek büyür.
Barış, yalnızca siyasal görüşmelerin konusu değildir. Bir annenin gözyaşına, bir halkın hafızasına, bir toplumun onuruna nasıl yaklaşıldığının da adıdır. Şehitliklerin tahrip edilmesi karşısında suskunluk, tarafsızlık değildir. Devletin sorumluluğu açıktır: Yıkımların failleri ve emir zinciri araştırılmalı, tahrip edilen şehitlikler onarılmalı, ailelerin ziyaret ve yas hakkı güvenceye alınmalıdır.
Kürt halkı, yaşadığı bütün acılara rağmen barış umudunu terk etmiyor, çünkü barışta ısrar etmek, geçmişi unutmak ya da haksızlıklar karşısında boyun eğmek değildir. Barış, hakikatin kabul edildiği, adaletin hayat bulduğu ve hiçbir annenin acısının yeniden incitilmediği bir geleceği savunmaktır.
Balyozlar taşları parçalayabilir. Dozerler toprağı altüst edebilir. Bombardımanlar şehitliklerin izlerini silebilir. Hiçbir güç, bir annenin yüreğindeki evlat sevgisini ve bir halkın kuşaklar boyunca taşıdığı hafızayı ortadan kaldıramaz. Kürt halkının barışa uzattığı el, şehitlerinin hatırasından ve kendi onurundan vazgeçtiği anlamına gelmez. Devlet şunu bilmelidir: Barışa giden yol, şehitliklerin yıkıntıları üzerinde değil, o yıkımın yarattığı acılarla yüzleşme cesareti üzerinde yükselecektir. Gerçek barış, yalnızca yaşayanların geleceğini değil, şehitlerin hatırasını da incitmeyen bir vicdanla mümkündür. Barışa inanmak, adalet istemekten vazgeçmek değildir.