• Savunma harcamaları yüzde altmış artmış durumda. Karşı taraf kendini baştan ayağa çelik zırha bürürken, kalkıp mazlum halktan silahsızlanma bekliyor. Kendi kılıcını kuşanıp başkasının elini kolunu bağlamak hangi adalet terazisine sığar?

DENİZ AMED

Şöyle geriye yaslanıp şu koca dünyaya bir bakan, taşın toprağın dilinden anlar. Diyorlar ya hani, zaman çarkı hep aynı yöne döner diye; yalan! Kimi zaman çarkın dişlisine beklenmedik bir taş düşer de bütün nizam altüst olur. İşte o hesap, dağda taşta okunmaya başlayan barış türküsü, yıllardır bu topraklarda kandan beslenenlerin ocağına ateş düşürdü.

Hani eskiden köylerde bir ihtiyar deli divane, köyün ortasına çıkıp "Ben sizin bu kabuslu oyununuzu oynamıyorum, kendi yoluma gideceğim" der de herkes kalakalır ya; o misal. Yıllardır bu halkın sırtından geçinenler, "Aman savaş eksik olmasın, çarkımız dönsün" diyenler bir anda neye uğradığını şaşırdı. En çok da meclisin tahtında oturanlar bakakaldı. Barış kelimesi geçince dili tutulanlar, sıra silaha ve baskıya gelince bülbül kesiliyor. Yemen ellerine asker yollamalar, kılıç kuşanmalar... Sanki barışın ekmeği zehirli de, savaşın aşı bal kaymak!

Tarih dediğin tekerrürden ibaret derler. Bakarsan cumhuriyetin yaşı bir asrı devirdi, yenisine yol alıyor. Ama bu ikinci devre dedikleri hikaye, öyle güllü gülistanlık başlamadı. Evren Paşa'nın çizmeleriyle kurulan o sert düzen, zamanla başka bir surete büründü. Eskiden "Aman irtica olur, din elden gider" diye devlet kapısından kovulan o siyasi İslam, geldi tuğranın başına oturdu.

Geriye dönüp baktığında, ömrünü bu yola koyanlar hep aynı tuzağa düştü. Özal da bir şeyler denemek istedi, yolda harcadılar. Erbakan da kımıldandı, boynunu büktüler. Geriye kalanlar ise bu kuralı en iyi ezberleyenler oldu. Tayyip Bey de bu 12 Eylül zihniyetinin kalfalığından gelip ‘ustası’ oldu çıktı.

İşin başında, daha kılıç kuşanmadığı, ortalıkta güç topladığı demlerde, sıkışınca "Aman ateşkes olsun, barış olsun" diye etekleri tutuşurdu. Seçimi kazanmanın yolu o gün barıştan geçiyordu çünkü. Ama ne zaman ki tahtını sağlamlaştırdı, işte o zaman gerçeğe döndü. Askeri elbiseyi üzerine bir giydi, bir daha da üzerinden çıkaramadı. Devletle parti öyle bir hamur gibi yoğruldu ki, adeta ikisi tek bir gövde oldu. Artık adı konmamış bir "tek adam" nizamı kuruldu; gidişatın tek gıdası da Kürt’e karşı savaş oldu.

Her şey böyle tıkırında, savaş rüzgarları böyle visal üzere eserken, iki büyük fırtına koptu ortalıkta: Biri, dışarıdaki büyük devlerin bu topraklara biçtiği o karanlık kefen planı; diğeri ise dağın başından esen, halkın yüreğine serinlik vuran o barış ve kardeşlik nidası. Savaşsız yaşamayı unutmuş olanlar, bu barış rüzgarı karşısında öyle bir köşeye sıkıştı ki, ne yapacaklarını bilemez oldular. Dışarıda o büyük güçlerin sofrasına oturup biat ederken, içeride de halkın gözünü boyamak için türlü hilelere başvurdular. "Terörsüz Türkiye" derler ama arkasından millete demir yumruk sallarlar. Komisyonlar kurarlar, yasalar biçerler; ama kılıçları her an kınından çıkmaya hazırdır.

Adamların eli silahtan çekilse ne fayda, ecelsiz ecel biçen o özel harp kuralları bu kez de hayatın her damarına zehir gibi akıtılmaktadır. Belediyelere kayyumlar çöreklenmiş, halkın iradesi bir kalemde silinip atılmış. Fikirler, kelimeler zindana tıkılmış. Kürdistan diyarında uyuşturucu zehri o kadar küçük yaşlara inmiş ki, insanın vicdanı sızlıyor. Zindanlar taştan, mahkemeler tahtadan... Fuhuş, kadın katliamları... Toprağın üstü sessiz ama altı volkan gibi kaynıyor.

Bir de bütçeye bakarsın; savunma harcamaları yüzde altmış artmış durumdadır. Karşı taraf kendini baştan ayağa çelik zırha bürürken, kalkıp mazlum halktan silahsızlanma bekliyor. Kendi kılıcını kuşanıp başkasının elini kolunu bağlamak hangi adalet terazisine sığar?

Ancak işin en acı ve kör düğüm noktası şuradadır: Bu barış yolunun baş mimarı, o masanın en başındaki baş müzakereci Önder Apo hâlâ dört duvar arasında, tecrit zindanında tutuluyor. Bu barışın önünü açacak, sözünü dinletecek insan hâlâ tecrit altında tutulurken bu koca çark nasıl dönsün, bu adalet nasıl yerini bulsun? Hem barış diyeceksin hem de bu davanın pirini, barışın kapısını açacak olanı tecrit zindanında tutacaksın; böyle ikiyüzlülük görülmemiştir. Önder Apo özgürlüğüne kavuşmadan, o tecrit duvarları yıkılmadan bu topraklara gerçek baharın gelmeyeceğini herkes bilmelidir.

Yıllardır bu topraklarda anaların gözyaşı dinsin diye binbir emekle örülen bu barış köprüsü, ancak ve ancak o tecrit zincirlerinin kırılmasıyla sağlam basacaktır. Kürt halkının özgürlük sevdası kına ile değil, ancak adaletle ve hakikatle onarılır. Savaş tamtamları çalanların bu ülkeye vereceği hiçbir şey kalmamıştır; çünkü onlar ancak kandan ve gürültüden beslenirler.

Özetin özeti şudur: Bu iktidar savaş olmadan nefes alamaz. İçeride milleti ezmek, dışarıda o büyük güçlerin seferine omuz vermek bunların tek işi olmuş. O yüzden, bu zihniyet sürerse, bu ülkeye baharın gelmesi çok zor. Ama bilin ki, bu topraklarda bu zihniyetin yükünden kurtulmuş, Önder Apo'nun özgürlüğüyle taçlanacak o kutlu gelecek, bugünden çok daha gür ve çok daha güzel çiçekler açacaktır.