Geçen hafta sonu İstanbul Barosu’nun olağan genel kurulu toplandı. İstanbul Barosu; Türkiye'nin kayıtlı avukat sayısı ile en büyük barosu- 95 bin avukattan 35 bin'i İstanbul'da- olması yanında, hukukun ayaklar altına alındığı, yani muktedirin ağzından çıkanın kanun olduğu bu gün büyük bir hukuk örgütü olması nedeniyle de özel bir önem arz ediyor. Ancak hukukun, hukuk uygulamalarının, hukuk tartışmalarının, adalet tartışmalarının merkezi olması gerekirken; AKP'nin meslek odalarını da ele geçirme operasyonlarına sayısal ölçütlere göre halen direnmekle birlikte muhalifliği milliyetçi olmakla övünmeye indirgemiş ve Tayyip Erdoğan şahsında AKP'nin yükselişi karşısında muhalifliği gittikçe mahcup ve utangaç tavırlara dönüşen bir barodan söz ediyoruz bugün.

Eski ve yeni başkanın hükümran tek adam tavır ve söylemlerinin, kurumsal kimliği de zaafa düşüren kişisel temellerinin böylece ortaya çıkması oldukça üzücü. Bu Tayyip Erdoğan öykünmesinin üzerinden münferit bir durum deyip atlamamak gerekir zannımca. Öte yandan, genel kurula gerek sayısal katılım gerek etkin katılımın zayıflığı diğer toplumsal mücadele alanları gibi zannımca hukuk alanında da avukatların iktidarın gücü karşısında kendi gücüne yeterince güvenmediği anlamına geliyordu ki bu oldukça ciddi bir durum. 

Seçime, Özgür Çağdaş Avukatlar Grubu olarak giren avukatların genel kurula yansıyan protesto ve taleplerinin tartışılması yukarıdaki tespitime bir parantez olarak değerlendirilebilir. Eski baro başkanının konuşması sırasında başlayan ve genel kurul süresince zaman zaman tekrar eden Tahir Elçi eylemleri, OHAL uygulamalarına dikkat çeken pankartlar ve "faşizme karşı omuz omuza" sloganı ile hem genel siyasete hem de baro yönetiminin hukuka, demokrasiye ve bir bütün olarak siyasete bakışına itirazlarını göstermiş oldu grup. Suskunluğun ya da gerici faşist çıkışların - Seçimi kazanan, önce ilke grubu "Mustafa Kemalin Askerleriyiz" ve Milliyetçi Avukatlar Grubu "Ne mutlu Türküm diyene" sloganları ile karşıladı faşizme karşı ve barış isteyen talepleri- ve mesleki özgüven eksikliğinin dikkat çektiği salonda elbette dikkate değer çıkışlardı bunlar. Ancak gerek baronun yönetilme biçimine, gerek hukuka ve siyasete bakışına yeterince odaklanılmadığı gerçeğini değiştirmedi bu protestolar. Alternatifler oluşturulmaması, "seçilmeyeceğiz nasılsa" tutumu, baronun işlevi ve baro genel kurulunun öneminin yeterince ciddiye alınmadığının kanıtı gibiydi. 

Biliyoruz ki; zulmün toplumu tamamen sarmaladığı, zalimin hukuku iki dudağı arasına sıkıştırdığı, savcıların ve yargıçların idarenin kontrolü altına alındığı bir zamanda bile avukatlar; evrensel hukuk rehberliğinde hak ve özgürlük savunuculuğu yapabilirler. Savunmalarıyla, tutumlarıyla zulüm siyasetini mahkum edebilirler. Yaşananları mahkeme dosyalarında tarihe kayıt düşebilirler. Yaşanan zulmü, hukuk dışı uygulamaları, işkenceleri uluslararası mahkemelere taşıyarak tüm dünyanın gerçekleri bilmesini sağlayabilirler. Ve elbet bunun için örgütlü bir güce ihtiyacımız var ve bu noktada barolar önemli. Zalimin gerçekleri karartarak ve unutturarak yoluna devam edebildiğini biliyoruz. Tam da bu noktada avukatlar bugün ve tüm engellemelere rağmen gerçeklerin saklanmasını engelleyebilirler. Bunu hakkıyla yapabildiğimizde "Hepimiz Elçi'yiz, öldürmekle bitmeyiz" demek anlamını bulacak.