• Almanya’da artan yoksulluk ve konut krizi milyonlarca insanı etkiliyor. Artan kiralar ve derinleşen eşitsizlik, en çok göçmenleri, kadınları ve engellileri etkiliyor.

 

Covid-19 pandemisi, enerji fiyatlarındaki patlama ve enflasyon gibi üst üste gelen krizler Almanya’daki toplumsal eşitsizliği derinleştiriyor. Federal İstatistik Dairesi’ne göre yoksulluk veya yoksulluk riski, Almanya’nın yeniden birleşmesinden bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. 13,3 milyon kişi, yani nüfusun yüzde 16,1’i, medyan hane gelirinin yüzde 60’ından daha azına sahipti. Bu sınır, tek başına yaşayan bir kişi için aylık  bin 446 euroya denk geliyor.

Krizler eşitsizliği artırırken servet de küçük bir kesimin elinde yoğunlaşıyor. Almanya’nın en zengin beş girişimci ailesinin toplam yaklaşık 250 milyar euroluk serveti bulunuyor. Bu miktar, nüfusun daha yoksul yarısının toplam servetinden daha fazla. Nüfusun yaklaşık yüzde 40’ının ise kayda değer bir birikimi bulunmuyor. Bu kişiler işlerini kaybetmeleri veya ciddi bir hastalık yaşamaları durumunda hızla yoksulluğa sürüklenebilecek durumda.

Gelir eşitsizliği, giderek daha fazla insanı ağır ve yaşam koşullarını tehdit eden yoksulluğa itiyor. Ayrılık, boşanma, aile geçindiricisinin ölümü, kaza veya işsizlik; borçlanmaya, kira borçlarına ve sonunda tahliye süreçlerine yol açabiliyor. Böylece konut ve evsizlik, toplumsal düşüşün son aşaması hâline geliyor. Federal Evsizlere Yardım Çalışma Birliği’ne göre 2024 yılında Almanya’da yaklaşık 1 milyon 29 bin kişi konutsuzdu; 56 bin kişi ise doğrudan sokakta yaşıyordu. Bu durumun, artan gelir yoksulluğuyla birlikte Almanya’nın sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmadığı savunuluyor.

BM'nin raporuna göre ise ülkedeki ekonomik eşitsizlikten özellikle göçmenler, kadınlar ve engelliler etkileniyor. BM İnsan Hakları Konseyi'ne sunulacak bu raporda, “2010'dan beri gelir ve servet eşitsizliği arttı. Bu da özellikle alt orta sınıfta sosyal güvensizliğin artmasına neden oldu" denildi. Yine 2025 verilerine göre en zengin yüzde 1'lik kesim, toplam servetin yüzde 35'ine sahip.

Konut krizinin nedenleri

Günümüzdeki konut sıkıntısı ve yüksek kiralar kendiliğinden ortaya çıkmadı; önemli ölçüde siyasi kararların sonucu olarak gelişti. CDU, CSU ve FDP, 1990 yılında konut sektöründeki kamu yararı esaslı düzenlemeyi kaldırdı. Daha önce vergi avantajlarından yararlanan konut kooperatifleri, karşılığında kiraları maliyetlerle sınırlamak ve kâr dağıtımını kısıtlamak zorundaydı. Bu düzenlemenin kaldırılmasıyla daha önce fiyatları belirli kurallara bağlı olan konutların önemli bir bölümü, yüksek getiri arayışının hâkim olduğu gayrimenkul piyasasına girdi.

1990’dan itibaren çıkarılan çeşitli finans piyasası düzenlemeleri de büyük yatırımcılar ve gayrimenkul şirketleri için elverişli bir ortam oluşturdu. Kiralık konutlar giderek insanların barınma ihtiyacını karşılayan bir unsurdan çok yatırım ve spekülasyon aracı olarak görülmeye başlandı.

Gerhard Schröder dönemindeki Sosyal Demokrat-Yeşiller hükümeti, 2000’li yılların başında şirketlerin gayrimenkul satışlarından elde ettiği kazançları kurumlar vergisinden muaf tuttu. Aynı dönemde kira hukuku da birkaç kez yatırımcılar lehine değiştirildi ve kiracılara yönelik fesih koruması gevşetildi.

2007’den itibaren Almanya’da gayrimenkul yatırım ortaklıkları (REIT) da yasal olarak mümkün hâle geldi. Bu gelişmeler, kamuya ait konutların özelleştirilmesi yönündeki baskıyı daha da artırdı.

Federal hükümet, eyaletler ve belediyeler de neoliberal politikalar doğrultusunda ellerindeki konutların önemli bir bölümünü ABD’li yatırım şirketlerine, uluslararası finans yatırımcılarına ve borsada işlem gören gayrimenkul şirketlerine sattı. Bugün yaklaşık 23 milyon kiralık konutun yalnızca yüzde 2,3’ü belediyelerin mülkiyetinde. Başlangıçta yaklaşık 4 milyon olan sosyal konutların ise yalnızca dörtte biri hâlâ kira ve kullanım sınırlamalarına tabi. 

Çözüm nedir?

Junge Welt’e yazan Alman siyasetçi Prof. Christoph Butterwegge’ye göre piyasa, toplumun tüm kesimlerinin uygun fiyatlı konuta erişimini sağlamada başarısız olduğu için konut arzı bir kamu görevi olarak ele alınmalı. Devlet, ekonomik gücü yetersiz olduğu için hiç kimsenin konutsuz kalmayacağını garanti etmeli. Şehir planlaması ve konut politikası, büyük yatırımcıların kâr beklentilerinden çok insanların ihtiyaçlarına göre şekillendirilmeli.

2015 yılında yürürlüğe giren ve daha sonra birkaç kez sıkılaştırılan kira artış sınırlaması, düşük gelirli insanların konut sorununu çözmek için yeterli görülmüyor. Konut yardımlarının da nihai olarak kiracılardan çok ev sahiplerine fayda sağladığı ve bu nedenle etkisiz bir devlet desteği olduğu savunuluyor.

Temel çözüm ise sosyal konut politikasının genişletilmesi ve kamu eliyle daha fazla konut inşa edilmesi. Buna sosyal kira politikası ve konut sektöründeki kamu yararı esaslı düzenlemelerin yeniden uygulanması da eşlik etmeli. Belediyelerin yeterli mali imkâna kavuşturulması hâlinde, Viyana’nın sosyal konut modeli örnek alınarak dezavantajlı kesimler için daha fazla konut üretilebileceği belirtiliyor. KÖLN