Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri ve Almanya’daki faşistleşme süreci.
- Saksonya-Anhalt seçim sonuçları Alman tekelci burjuvazisinin sosyal, kültürel, politik ve ekonomik hegemonyasını güçlendirdi. Ayrıca faşizme karşı verilecek mücadelenin özünde antikapitalist ve antiemperyalist olmadığı müddetçe başarılı olamayacağını gösterdi.
MURAT ÇAKIR
Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosu seçimleri, Almanya’daki çoğunluk toplumundaki faşistleşme sürecinin boyutunu görünür kıldı. Egemen siyasetin, dizginsiz bir kapitalist şehvet ile yayın yapan burjuva medyasının yıllardır yürüttükleri göçmen ve mülteci düşmanlığı bu seçimlerle zirveye ulaştı. Saksonya-Anhalt’ta beklenildiği gibi ırkçı-faşist AfD yüzde 43,8 oy alarak birinci parti oldu. Reformist Sol Parti sadece yüzde 8,6 oranına ulaşabilirken, başta CDU olmak üzere diğer burjuva partileri hezimete uğradılar. Kimileri her ne kadar faşistlerin mutlak çoğunluğa kavuşamamış olmalarına seviniyor olsa da CDU veya diğer partilerden yapılması muhtemel milletvekili transferiyle faşist AfD’nin hükümet kurması pekala olasıdır.
Koşullu faşistleşme süreci
Toplumla bağı kopmuş ve egemen siyasete eklemlenme sevdasında olan Alman reformist toplumsal ve siyasi solu “karanlık zamanlar senfonisi başladı” serzenişinde bulunmaya devam etsin, biz seçim sonuçlarını kısaca irdeleyelim. Birincisi, seçim sonuçları egemen siyasete yönelik ciddi ve büyük bir itirazdır, itirazın kazananı faşist parti olsa bile. İkincisi, yoksul kesimlerin ve çalışan sınıfların ezici çoğunluğu, Sol Parti de dahil tüm partilere güvenmemekte, militarist dönüşüme ve sosyal bütçelerde kesinti yapılmasına karşı çıkmaktadır. Üçüncüsü, Sol Parti reformizmi, sınıfsallıktan uzak dar kimlik politikaları ve egemen siyasete destek çıkmasıyla seçmenden güçlü bir şamar yemiştir. Dördüncüsü, faşist partinin seçim zaferi anlık bir patlama değil, gelir eşitsizliğini ve sosyal sorunları devasa boyutlara taşıyan piyasa radikali ve militarist politikaların doğal bir sonucudur. Son olarak ise hayat pahalılığına, sağlık ve konut alanındaki sorunlara, yaşam ve çalışma koşullarının kötüleşmesine karşı oluşan haklı toplumsal tepkinin sisteme zararsız alanlara kanalize edilmesini gösterdiğinden, egemen siyasetin yararına bir sonuç olmuştur. Kısacası, verili koşullar faşistleşme sürecini hızlandırmıştır.
İnandırıcı bir sol alternatif yok
Bununla birlikte seçim sonuçları Avrupa’nın diğer ülkelerinde de gözlemlenebilen tehlikeli bir eğilimi yansıtmaktadır. Bu eğilim kendisini sanayisizleştirilmiş, yoksullaştırılmış ve yapısal olarak geride bırakılarak gelecek perspektifinden yoksun bırakılan bölgelerdeki halkın, güçlü ve inandırıcı bir sol alternatifin olmaması durumunda, hızla faşist partilere yönelmesi olarak göstermektedir. Saksonya-Anhalt bu eğilimin en net örneğidir. Nüfusunun yüzde 21,3’ünün yoksulluk sınırı altında yaşadığı bu eyalet, yüksek işsizlik oranları, genç nüfusun başka eyaletlere göç etmesi, Almanya çapında en yüksek yaş ortalamasına sahip olması ve ülke ortalamasında en düşük yaşam beklentisiyle dikkat çekmektedir. Faşist AfD bu toplumsal güvensizlik ve perspektifsizlik ortamından güç kazanmıştır. “Önce Almanlar” talebiyle fanatik ırkçılığı körükleyerek ve güya “iktidardaki elitlere karşı dezavantajlı yurttaşların çıkarlarını savunma” görüngüsüyle toplumsal desteğe sahip olmuştur.
Faşist AfD’nin seçmen profiline baktığımızda, yoksulların yüzde 65’inin ve işçilerin yüzde 60’ının oyunu alabildiğini görebiliriz. Dahası 18-24 yaş grubundan açık ara en fazla oyu alan faşist partidir. Reformist sol ise, sonuna kadar haklı olan toplumsal hiddeti temsil etmek ve bu maddi çıkarları sınıf politikası çerçevesinde birleştirmek yerine, sosyal ve demokratik hakları rafa kaldıran, burjuva demokrasisinin içini boşaltan ve devasa silahlanma bütçeleriyle savaş hazırlığı yapan egemen siyasete, “demokrasiyi AfD’den koruma” safsatasıyla destek çıkarak, şaşırtıcı olmayan bir bedel ödemek zorunda kaldı.
Halbuki faşist AfD’nin Almanya genelinde 13 yıl içerisinde yüzde 4,7’den yüzde 30’ların üstüne çıkmasının asıl sorumlusu son otuz yılın egemen siyasetidir. Hem bu yeni bir gelişme de değildir. Gerek 1990’lı yıllarda faşist DVU gibi partilerin yüzde 13’leri aşan oy oranlarıyla eyalet parlamentosuna girmesini, gerek sonraki yıllarda yaygınlaşan ırkçı göçmen ve mülteci düşmanlığının toplum merkezine yerleşmesini gerekse de faşist AfD’nin şimdiki duruma gelmesini sağlayan egemen siyasetin asosyal neoliberal, militarist ve yayılmacı politikalarıdır. O açıdan muhafazakarlardan, sosyal demokratlarına ve yeşillerine dek burjuva partilerinin döktükleri timsah gözyaşlarına aldanmamak gerekir. Başta Alman tekelci burjuvazisi olmak üzere egemen sınıflar “vatan cephesinde” mezarlık sessizliğini sağlamak, antidemokratik ve asosyal uygulamalara ve emperyalist yayılmacılığa toplumsal rıza sağlamak için böylesi bir toplumsal iklime ihtiyaç duymaktadırlar.
Burjuva medyası da destek oldu
Emirleri altındaki burjuva medyası da bu toplumsal iklimin kalıcılaşması için gerekli olan desteği sağlamaktadır. Burjuva medyası ve bir zamanlar “nitelikli gazetecilik örneği” olarak gösterilen, ama şimdi hükümet sözcülüğüne indirgenmiş olan kamu basın ve yayın kuruluşları beraberce “pireyi deve yapan” skandal yaratan haber ve görüntüler aracılığıyla faşist AfD’nin güçlenmesini sağlayan toplumsal zemini işlemeye devam etmektedirler. Görüldüğü kadarıyla burjuva medyası Trump, Milei, Farage, Le Pen, Meloni ve benzerlerinin emperyalist ülkelerdeki güncel fenomeni temsil ettiklerini algılayarak, kendilerini gelecek on yıllara hazırlamaktadırlar. Savaş çığırtkanlıkları ve faşist partiler sayesinde burjuvazinin sınıf tahakkümünün sürdürülebilir kılınmasından duydukları heyecanla 20’nci yüzyılın kalıntısı olan “sosyal partnerliğin” nihai olarak feshedildiğini ilan ediyor, çoğunluk toplumunun itaatkar kullar kitlesi olarak kalmasını sağlamaya çalışıyorlar.
Saksonya-Anhalt’taki seçim sonuçları Alman tekelci burjuvazisinin sosyal, kültürel, politik ve ekonomik hegemonyasını an itibarıyla güçlendirmiş ve toplumsal direniş potansiyellerini başarıyla ekarte etmiş olduğunu kanıtlamaktadır. Aynı zamanda başka bir gerçeği de gözümüze sokarak bizlere göstermektedir: Irkçılığa ve faşizme karşı verilecek olan mücadele özünde antikapitalist ve antiemperyalist olmadığı müddetçe başarılı olamayacaktır. Yani asıl düşman, sorunların asıl yaratıcısı her zaman ve her yerde kendi ülkemizdedir!