Kürdistan topraklarında yoğunlaşan savaşın bir Üçüncü Dünya Savaşı/Paylaşım Savaşı olma özelliği giderek daha fazla netlik kazanıyor. Çetelerin ''Irak Şam İslam Devleti'' dediği, Efrîn’den Tel Afar üzerinden Rojhilat Kürdistan’ına kadar uzanan bölge, onlarca devletin ve bölge gücünün bizzat yer aldığı bir savaş sahasına dönüştü. Her ne kadar koalisyonlardan ve cephelerden bahsedilse de, Batı güçleri, Ortadoğu devletleri ve yerli güçler kısa, orta ve uzun vadeli çıkarlar etrafında şekillenen farklı konstellâsyonlarda buluşup ayrışabiliyor. Ve bu takımyıldız kümeleri pek sabit durmuyor.
Genelde Ortadoğu özelde de Kürdistan, siyasetin sıcak, gelişmelerin oldukça hızlı yaşandığı, deyim yerindeyse her gün yeni bir olayın vuku bulduğu bir bölgedir. Bu nedenle büyük resim yerine parçalar öne çıksa da, bölgesel gelişmelerin temel dinamiklerinden olan Şii-Sünni kutuplaşması son dönemde giderek daha fazla netlik kazanıyor.
Bunun son örneklerinden biri de, geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan’ın öncülüğünde 34 devletle birlikte kurulduğu ilan edilen ''Teröre Karşı İslami İttifakı''. Riyad merkezli bu ittifakta DAİŞ’le savaşan Şii iktidarlı Suriye, Irak ve İran yer almıyor. Dolayısıyla nasıl oluştuğu da bilinmeyen bu 34 devletli koalisyonu bir Sünni cephe olarak isimlendirmek yanlış olmayacaktır.
Riyad bu ittifakın ilanından hemen önce sadece sözde Suriye muhalefetinin toplantısına ev sahipliği yapmadı, Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani de Kasım sonunda burada Kral Salman ile görüştü. Bu görüşmeden sonra, 15 milyar dolar borcu bulunan Kürdistan Bölgesine Riyad tarafından 8 milyar dolar yardım yapılacağı yazıldı. Barzani-Kral Salman görüşmesinden bir gün sonra ise Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan Doha’da Katar Emiri ile görüştü. Görüşmede Türkiye’nin Katar’da “ortak düşmanlara” karşı 3 bin kara kuvvetinin konuşlanacağı bir askeri üssün kurması kararlaştırıldı.
Körfez’deki bu yoğun diplomatik trafikten hemen sonra, 4 Aralık’ta Türk ordusu Musul’un 25 kilometre kuzeyinde bulunan Başika’ya 1200 asker gönderdi. Ankara kendince böylece hem Suriye’deki başarısızlıklarından sonra Irak’ta aktörlük sahasına geçmeyi hem de Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı durarak tek taşla iki, hatta daha fazla kuş vurmayı hesapladı. Bağdat, İran’ın da baskısıyla Türklerin Musul çıkarmasına karşı hemen harekete geçerken, ABD de olaya derhal müdahil olarak Ankara’ya net mesajlar verdi. Ancak ABD’nin konuyla ilgili peş peşe sözlü ve yazılı açıklamalar yapması, Washington’da Türkiye’nin Suriye’deki başarısız siyasetinden sonra bu kez Irak’ta Osmanlı oyunlarına girişeceği kaygısının bulunduğunu gösteriyor.
Başika krizi daha çözülmeden önceki gün ise buraya dönük saldırının gerçekleştiği haberi ajanslara düştü. Gündem Başika etrafında şekillenirken, aynı saatlerde Başûr’un birçok noktası eşzamanlı olarak DAİŞ saldırılarına hedef oldu. Mesrur Barzani’nin başında olduğu Kürdistan Bölgesi Güvenlik Konseyi tarafından yapılan açıklamaya göre Newaran, Til Eswed, Xazir ve Zerdik Dağı’na yönelik saldırılar sonucu çatışmalar çıktı. Ayrıca Maxmûr yakınlarındaki Giwer’de de dün akşamüzeri DAİŞ’in saldırısı meydana geldi. Yine önce basına yansıyan, hemen sonra ise yalanlanan Kerkük’e yönelik intihar saldırısı haberi de bir tarafta dursun. Bu saldırılar arasında en düşük yoğunluklu olan Başika için ilk etapta Irak Hizbullahı’nın sorumlu olduğu yazılırken, saldırıyı daha sonra ise DAİŞ üstlendi.
Türk devleti dört askerin hafif yaralandığı belirtilen bu saldırıyı Başika’daki varlığını meşrulaştırmak için kullanmaya çalıştıysa da, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden bir kez daha “Türkiye bir an önce Başika’dan çekilmelidir” dedi. Dün Bağdat ziyaretinden sonra Hewlêr’e gelen ABD Savunma Bakanı Ashton Carter da muhtemelen 3 gün önce gittiği İncirlik’te Türk yetkililerle bu konuyu konuşmuştur.
Başika krizi, aslında önemli bir noktaya işaret ediyor. O da, Musul’u kurtarma operasyonunun artık daha fazla ertelenemeyeceği gerçeğidir. Aslında son dönemde giderek artış gösteren dış güçlerin Hewlêr temaslarında sık sık gündeme getirilen, ancak bir türlü somutlaşmayan Musul operasyonunun başlatılmamasının sebebi kesinlikle askeri değildir. Esas sorun, DAİŞ’ten sonra nasıl bir Musul’un ortaya çıkacağı ile ilgilidir. İran-Rusya cephesi Musul üzerinde Bağdat’ın etkili olmasını isterken, bu konuda hem Türkiye hem de KDP’yi yanına çeken Riyad merkezli güçler ise ''Kürt-Sünni-Arap'' formülünü hayata geçirmeye çalışıyor. ABD ise Musul’u Rakka’dan kopuk ele almama eğilimindedir.
Tarihsel arka planı da dikkate alındığında Musul, çevresindeki gelişmelerden izole ele alınabilecek bir şehir değil. Etrafındaki gelişmelerden etkilendiği kadar, bölgesel düzeyde çıkarların düğümlendiği bir alan olmaktadır. O nedenle de DAİŞ’in işgali altındaki diğer şehirler gibi ele alınamayıp, köklü bir çözüm gerektiriyor. Fakat Musul üzerinden hesap yapan hem yerel hem bölgesel hem de uluslararası güçlerin çokluğu göz önünde bulundurulduğunda, üçüncü yol çözümünün ne kadar acil ve gerekli, hatta elzem olduğu görülür.