Başka bir yaşamı inşa etmeliyiz

Kültür/Sanat Haberleri —

1 Temmuz 2021 Perşembe - 22:30

  • Hayatın anlamsızlaştığı yerde “geçerli tarihsel nedenlerle düşünmek” işi edebiyatçıya, yönetmene, tiyatrocuya, felsefeciye daha çok sorumluluk yükler. Hâlâ vazgeçmemişsen üretmen gerekir.

 

MİHEME PORGEBOL

Dünyanın her yerinden artarak gelen felaket haberleri, bu felaketlerin içinde yaşanan ve daha dar topumları etkileyen felaketler, o felaketlerin içinde de bireye kadar inen tekil felaketler... Sistemsel bir kriz olduğu aşikar fakat bu küresel krize karşı yükselen hareketler, algılar ve düşünme biçimleri de varlığını korumak ve dayatmakta ısrar ediyor. Süregelen, ezilenler için bir varlık-yokluk savaşı olarak tanımlanabilirken egemenler açısından da bir "canavarlaşma"ya tekabül ediyor. Bu canavarın yakın zamanda doğmadığı, belki de ölüm öncesi çırpınışlarda olduğunu söyleyenler de var. Canavarlaşma sürecinin 250 yıl önce başladığını söyleyenler de var, bin yıl öncesine dayandıranlar da. Canavarın varlığına ve varlığının artık sona ermesi gerektiğine odaklanmak gerektiği hususunda ise hemen herkes hemfikir.

Biz de Emek Erez'le ölmesi gereken bu canavara karşı; dünyada ve coğrafyamızda yaşanan gelişmeler doğrultusunda edebiyat ve sanatın konumlanışı, bu alandaki yeni arayışlar ve bu arayışların imkânları üzerine konuştuk:

 

Dünyanın durumu malum. Sağ politikaların, faşizmin ve popülizmin her geçen gün biraz daha yükseldiği, bununla beraber felaketlerin, açlığın, yoksulluğun, şiddetin korkunç bir hızla arttığı bir dünyaya açıyoruz her sabah gözlerimizi. Bu seni nasıl hissettiriyor?

Elbette kötü hissettiriyor, sabah aynı zamanda başlangıç demek ama bir şeylere başlayamıyorsun, onca felaketin ortasında yaşıyoruz, otoritenin sesi hep tepemizde, pek çok insan, dostumuz, arkadaşımız, yoldaşımız, haksız hukuksuz kapatılmış durumda, denizler bataklığa dönmüş, coğrafyanın her köşesi devlet işbirlikçisi kapitalist şirketlere peşkeş çekilmiş, insanlar yoksulluktan çaresizlikten intihar ediyor, sadece insanın değil bu coğrafyada karıncadan, kuşa tüm varlıkların huzurlu hissetmediğini düşünüyorum. Hepimiz bu yıkım politikalarından payımızı alıyoruz.

 

  • “Türklük Sözleşmesi”nin her durumda devreye sokulduğu bir ortamda bunu inşa etmek kolay değil ama tarihin hiçbir ânında kolay olmamış, bunun bilinciyle ama vazgeçmeden başka bir yaşamı inşa etmeliyiz diye düşünüyorum. Bunun yolu da elimizdekini korumaktan değil başka olanı inşa etmekten geçiyor.

 

Bu felaketlere karşı elbette ki itirazlar var. Dünyanın her yerinde de çok ciddi mücadele pratikleri var. Bu mücadelelere nasıl bakıyorsun? Geleceğe dair umudundan bahseder misin?

Her türlü itirazı önemsiyorum. Hatta bazen oturup en son ne zaman ferah hissettim diye düşündüğümde bu itirazları hatırlayıp güç alıyorum. Örneğin, gecenin bir saati tesadüfen twittera bakıp, “İstanbul Sözleşmesi Feshedildi” haberini gördüğüm gün karabasanın içinde hissettim kendimi. Kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların tek güvencesi, doğru düzgün uygulanmadığı halde etkisi olan bir sözleşmenin kaldırıldığının söylenmesi, böyle bir mantıksızlık, düşmanlık çok çaresiz hissettirdi.

O ânı unutamıyorum, ancak bir süre sonra sosyal medyadan feministler ertesi gün sokağa protesto çağrısı yaptılar ve gerçekten ülkenin her yerinde sokağa çıkıldı. O gün “iyi ki feministler var” diyerek resmen tutundum. Çünkü itirazlar ferahlık anları yaratıyorlar, hiçbir şeyin dümdüz bir çizgide akıp gitmeyeceğini, sapmaların, kopuşların yaratılabileceğini gösteriyorlar. Son yıllarda özellikle kadın ve LGBTİ+ hareketinin bu ferahlık anlarını yaratılmasında çok büyük payı olduğunu düşünüyorum.

Sadece Türkiye’de de değil yine yakından takip etmeye çalıştığım, Meksikalı feministlerin Mexico City’deki Ulusal İnsan Hakları Komisyonu’nu işgal eylemleri oldukça önemliydi. Bu mekânı bir sığınma evi hâline getirdiler. Bu resmi binaya tüm şiddet mağduru kadınları ve mağdurların annelerini yerleştirdiler. Binanın duvarlarına yazdıkları, “Kahrolası bürokratlar!”, “Artık korkmuyoruz!” yazılarını zihnimin bir köşesinde sığınak gibi taşıyorum çünkü güç veriyor. Bunun yanı sıra Van’dan, İkizdere’ye sürdürülen doğa talanına karşı direnişler, Boğaziçi Direnişi benim için ferahlık anı yaratan, çaresiz hissetmeme engel olan diğer pratikler oldu. Tüm bunlar bir şekilde hayatta kalmayı sağlıyor ve umuda dair olanı ayakta tutuyor.

 

  • Öncelikle sanırım şunu sormak gerekiyor; hayatta kalan olarak ben ölüler hakkında nasıl konuşmalıyım, böyle bir hakkım var mı? Bu sanatın her alanında önemli bana kalırsa.

 

Söylediklerinden yola çıkarsak; içinde yaşadığımız coğrafyada egemen kimliğin dışındaki tüm kimliklerin üzerinde korkunç boyutlarda baskılar var. Bunu her gün tecrübe ediyoruz. Bunu nasıl okumalı, buna karşı ne yapmalı?

Zor bir coğrafyada yaşıyoruz, bu coğrafyada bedeni “başka” olarak kurulmuş her grup tehdit altında ve bu yeni bir şey de değil. Yıllardır tekillik üzerinden inşa edilen politikaların yansıması, bu nedenle egemen kimliğin dışında kalan her grup için hayat zor, nefes almak gittikçe zorlaşıyor. Kimseyi dışarıda bırakmadan ortaklaşabileceğimiz direnişleri örgütlememiz gerekiyor. Düşmanlık siyasetine, devletin yağma üzerine kurulu düzenine karşı “birbirimizi bırakmayacağız”ı bir slogan olmanın ötesine taşıyıp, birimizin bedeni için hepimizin siper olduğu, eşit ve özgür bir yaşamı örmek için mücadele etmemiz gerekiyor. “Türklük Sözleşmesi”nin her durumda devreye sokulduğu bir ortamda bunu inşa etmek kolay değil ama tarihin hiçbir ânında kolay olmamış, bunun bilinciyle ama vazgeçmeden başka bir yaşamı inşa etmeliyiz diye düşünüyorum. Bunun yolu da elimizdekini korumaktan değil başka olanı inşa etmekten geçiyor.

 

Senelerdir edebiyat, sanat ve düşünce alanında çıkan üretimleri yakından takip edip yorumluyorsun. Az önce bahsettiğin tabloda edebiyat ve sanat nasıl konumlanmalı?

Edebiyat ve sanat da politik ortamdan bağımsız düşünülemez elbette. Ahlâkçılık olarak düşünülmesini istemem ama kriz dönemlerinde ortaya çıkan üretimlerde etik bir tavır almayı önemsiyorum. Yaşananların hemen anlatıya dönüştürülüp hızlıca tüketimin ve gösterinin bir parçası olmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sözünü ettiğimiz şey yaşama dairse onun bir parçası olan beden nesneye indirgenmemeli. Hele ki konu felaket anlatısıysa, felaketi anlatmak o kadar kolay değil çünkü tanık olduğumuz şeyler esnasında orada değilsek konumumuz Blanchotcu anlamda “edilgin”dir.  Başımıza gelmeyen, tehdit altında olmadığımız durumdur. Yani söz konusu olan “başkası”nın başına gelmiş olandır. Hayatta kalanın elbette tanıklıktan dolayı felaketten söz etme hakkı vardır ancak bunu acelece yapmak, etik olanı dışarıda bırakmak anlamına gelebilir. Özellikle hiçbir üretimin kültür endüstrisinden bağımsız olmadığı, kapitalist gerçeklikte her şeyin çok kolay bir ürüne dönüşebildiği bir çağda yaşarken.

 

  • Direnenler açısından meseleye bakarsak tek tek herkesin yükü omuzlaması gerekiyor. Kimsenin olduğu şeyden vazgeçmediği ama bir şekilde bedenini kesiştirebildiği örgütlenmeler acil ihtiyaç bana kalırsa.

 

Tabii yaşamın içindeki bu dönüşümler edebi ve sanatsal formlara da etki eder. Örneğin İkinci Dünya Savaşı aslında birçok yeni teknik ve form da doğurdu. Bu bir çelişki değil midir? Her şeyin yıkılıp döküldüğü süreçlerde edebiyat ve sanat nasıl oluyor da hem içerik hem de teknik anlamda çeşitlenerek güçlenebiliyor?

Yaşam istesek de istemesek de sanatsal faaliyetin içine sızıyor. Çünkü bu faaliyet içerisinde olan biraz da etkisinde kaldığı yıkımdan kendisini korumak veya içinde bulunduğu durumu aşmak için üretiyor. Terry Eagleton “hayatın anlamı” sorgulamalarının en çok kargaşa kriz ve savaş dönemlerinde yoğunlaştığına dikkat çekiyordu. Ona göre örneğin; Heidegger’in “Varlık ve Zaman” kitabında ortaya koyduğu argümanlar, Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen tarihsel kargaşa dönemiyle ilişkisiz değildir. Yine benzer bir biçimde Jean-Paul Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’i de İkinci Dünya Savaşı ortasında yayımlanmıştır. Kriz dönemlerinde sanatın her dalı aslında biraz edimi gerçekleştirenin kendisiyle ilişkileniyor, “felakete bakanın” konumu sanatçı içinde geçerli olduğunda, bir şey yapma, söz söyleme kaygısıyla da çok fazla üretim ortaya çıkabiliyor. Bahsettiğin güçlenme ve çeşitlenme belki biraz da bununla ilgili. Burada Eagleton’ın şu söylediği konumuzu ilgilendiriyor bana kalırsa, “Belki bütün insanlar hayatın anlamı üzerine düşünür; ama bazıları geçerli tarihsel nedenlerden ötürü onu çok daha şiddetli bir biçimde düşünmeye sürüklenir.” Hayatın anlamsızlaştığı yerde “geçerli tarihsel nedenlerle düşünmek” işi edebiyatçıya, yönetmene, tiyatrocuya, felsefeciye daha çok sorumluluk yükler. Hâlâ vazgeçmemişsen üretmen gerekir ve onların anlatımı hem şimdiki zamanı hem de geleceği anlamlandırma açısından önemli bir yerde durur. Fakat az önce bahsettiğimiz etik kaygının bir şekilde hep yanımızda olması gerekiyor fikrimce.

 

Çelişkiyi daha da açmak istiyorum: "Her şey yıkılıp dökülürken" edebiyat ve sanatın çeşitlenip güçlenmesi bu alanların yaşam ve gerçeklikle ilişkisi açısından değerlendirildiğinde bir çelişki değil midir? Örneğin birey ve toplum savaş ve açlıktan kırılırken nasıl olur da edebiyat ve sanata, hatta bunları geliştirmeye güç bulabiliyor?

O güç sanıyorum hiçlikten doğuyor. Bedenin, sen, olduğun şey her açıdan değersizleştirilmişken, bunu kabul etmek istemiyorsun, bir şey yapma kaygısı duyuyorsun, bedenini sarıp sarmalayan yaşanmışlıkları onun dışına atmak istiyorsun. Bu bir çelişki olarak da düşünülebilir hayatta kalma çabası olarak da bana kalırsa. Ama bu durumda da nasıl ifade ettiğin önem kazanıyor. Mesela, 10 Ekim sonrası elime geçen birkaç metinde yaşananlar o kadar çıplak bırakılarak anlatılmıştı ki, kafamda ölü bedenlerin böylesine bir temsile dönüşmesi, dünyadan sözü silinmiş insanların sözünü devam ettirmek değil diye düşünmüştüm. O insanlar barış için direnirken katledildiler, şimdi biz onları anlatının nesnesi yaparken, kendi duygularımızı devreye sokup nasıl bedenlerini böyle temsil edebiliriz sorusu kafamda uzun süre dolaştı. Hayatta kalan tanık, “edilgin” yani olayın öznesi değil, bu nedenle nasıl ifade ettiğimiz önemli. Öncelikle sanırım şunu sormak gerekiyor; hayatta kalan olarak ben ölüler hakkında nasıl konuşmalıyım, böyle bir hakkım var mı? Bu sanatın her alanında önemli bana kalırsa.

 

Bunlara paralel bir de bugün edebiyat ve sanatın birçok yönüyle yeni arayışlarda olduğunu düşünüyorum. Bu arayışlar hakkında ne düşünüyorsun, nasıl sonuçlanır?

Her “yeni” olarak değerlendirilen şey şimdiyi aşma çabası içerir. Ama “yeni” bir şeyleri sonlandırıp sonrasında öyle devam etmek anlamına gelmez. Çünkü zamanın öyle sabit bir çizgisi yok, geçmiş, şimdi ve gelecek “yeni”nin içinde bulunur diye düşünüyorum. “Yeni” dediğimiz şeyi zamanla ilişkisi açısından çok geçerli bulmadığımdan nasıl sonuçlanacağını da bilemedim, yaşayıp göreceğiz diyeyim.

 

En başında aslında dünyanın ve coğrafyamızın hazin bir tablosunu çizdik. Savaşlar, açlık, felaketler ve daha birçok olumsuz şey. Sence bugün için kimin omzuna nasıl sorumluluklar düşüyor?

Direnenler açısından meseleye bakarsak tek tek herkesin yükü omuzlaması gerekiyor. Kimsenin olduğu şeyden vazgeçmediği ama bir şekilde bedenini kesiştirebildiği örgütlenmeler acil ihtiyaç bana kalırsa.

 

Gelecekten umutlu musun peki?

Bu konuda Brian Massumi gibi düşünüyorum son dönemde: Umudu başarı meselesi hâline getirdiğimizde, şimdideki edimlerimizin hiçbir şeye yaramadığını düşünüyoruz ve umutsuzluğa kapılıyoruz. Oysa zamanın şimdiye yüklenen tüm olumsuzluğunu alıp kabul etmek yerine nasıl yaşadığımızın, neye karşı çıktığımızın da bir gün bir yerlerde umut sebebi olabileceğini akılda tutmak gerekiyor. Bu nedenle öyle hissetsek bile şimdide itiraz ettiğimiz ama istediğimiz sonuca ulaşamadığımız şeyleri bir başarı meselesi olarak ele almayıp, bunun bir gün birilerine umut olabileceğini düşünmek kurtarıcı olabilir. En azından hiçliğe düşmememizi sağlar diye düşünüyorum.

 

Sence bize ne lazım?

Her alanda radikal bir dönüşüm şart gibi görünüyor. Özellikle de tüketim, üretim, geçim biçimleri anlamında, çünkü dünya gerçekten zor durumda. Elimizde bir dünya kalmadığında bugün konuştuğumuz pek çok şeyin anlamı kalmayacak. Bu nedenle şimdideki adımlarımızın, dünyanın ve coğrafyamızın sonrası için umut olabileceğini akılda tutarak, sorumluluk alarak dönüşmek, dönüştürmek gerekiyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.