Tarihin Molozları Üstünde: Biçim içeriği nasıl taşır?

Kültür/Sanat Haberleri —

Tarihin Molozları Üstünde

Tarihin Molozları Üstünde

  • Biçim ve içeriğin bu müthiş uyumu hem yazara hem okuyucuya öylesine çok kapı açıyor ki… Bir evren yaratın ve okuyucuya inanma/reddetme imkanı sunun; hikayeniz akmaya devam ettikçe okuyucu da peşinizden gelecektir. Kimisi beğenerek, kimisi başka neler uydurmuş diyerek. Esasında kurgunun, edebiyatın nüvesi de bu değil mi?

BİLGE AKSU

Geçen yılın sonlarında Ayhan Koç’un Muhtelif Kitap’tan çıkan Tarihin Molozları Üstünde’sini birçok okur henüz fark etmiş değil. 2017’de Sırlıçeşme (Everest İlk Roman Ödülü), 2018’de Kara Havadisler Kervanı ve 2020’de Cümle Göğün Mavisi’ni okumuş olanlar ve bir şekilde bu sonuncuya denk gelenler hariç. Eskilerden bir film vardır, The Man From Earth… Hani şu 14 bin yıldır yaşayan ve tüm tarihi canlı seyretmiş profesörün filmi… Onu sevenler bunu da sevecek.

En bildik cümlelerle girelim konuya… Postmodern bir kurgu bu. Yaklaşık 300 sayfadan oluşuyor ama dört parçanın birleşimi. Üstkurmacayı oluşturan 10 sayfalık bölümde Paris’teki bir doktora öğrencisinin önsözünü okuyoruz. Tesadüfen denk geldiği Vasili Misha Yakunin adlı bir yazarın, 1979’da basılmış eserini neden Türkçeye çevirdiğini anlatıyor. Yakunin’in eseri başlarda önemsenmemiş ama o yıllarda henüz kazısı bile yapılmamış Göbeklitepe’den bahsettiği anlaşılınca kıymete binmiş, çeviri de bu gelişmeler üzerine harıl harıl bitirilmiş. Çevrilen metnin dışında açılışta kısacık bir savan (primatlar) dönemi hikayesi ve son kısımda günümüz İstanbul’unda geçen Mahşere Övgü bölümü mevcut.

Yakunin’in eseri kitabın da adı: Tarihin Molozları Üstünde. Ufaktan W. Benjamin çağrışımı söz konusu ama mesele başka. Yakunin tarih dışı, hatta insan dışı bir varlık. Nedeni bilinmese de eski çağlardan kalma bir canlı formunun iki üyesinden biri. Ölümsüz diyemeyiz, çünkü defalarca, binlerce kez ölmüş. Fakat öldüğü anda rastgele bir yerde yeniden doğuyor. Tesadüf bu ya, bazen ansızın ölen bir müstakbel babanın yeni doğan çocuğuna dönüşüyor, bazen Bering Boğazı’nı geçmeye çalışan yerliler arasında buluyor kendini, bazen de Atina meydanında bir tartışmayı yürüten filozof oluyor. İsa’nın çarmıhını, İskenderiye’nin talan edilişini, Napolyon’un taç giyme törenini bizzat izliyor. Siddharta’nın peşine de düşüyor, Osmanlı elçisi de oluyor. Çoğu zaman erkek ama bu anlatının belkemiğini oluşturan Victorya Döneminde olduğu gibi, bazen de kadın. Ona genel olarak Z. İsmiyle hitap ediyoruz. Diğer tarih dışı varlık ise J. adındaki tatlı belası. Geçmişin sıfır noktasından beri birbirlerini biliyorlar, sürekli karşılaşıyorlar ve bundan biraz bıkmışlar.

Anlatıya dair ayrıntıya girmeden evvel, Ayhan Koç’a takdirlerimizi ulaştıralım. Biçim ve içeriğin bu müthiş uyumu hem yazara hem okuyucuya öylesine çok kapı açıyor ki… Mizah için, felsefi arka plan için, kişisel izlenimler için ama her şeyden önce sürükleyici bir hikaye için her şey hazır. Bir evren yaratın ve okuyucuya inanma/reddetme imkanı sunun; hikayeniz akmaya devam ettikçe okuyucu da peşinizden gelecektir. Kimisi beğenerek, kimisi başka neler uydurmuş diyerek. Esasında kurgunun, edebiyatın nüvesi de bu değil mi?

Elbette her şey biçimden, hikayeden ibaret değil. Çatışmayı nasıl kurduğunuza, nasıl sürdürdüğünüze de bakıyor okuyucu. Ayhan Koç bunun için felsefi bir arka plan hazırlamış. Yukarıda saydığım insan dışı iki varlıkla (homo infinitus) birlikte, bildiğimiz bütün dünya tarihi var anlatıda. Avcı-toplayıcı dönemden uzay çağına kadar herkes. Başlarda norm olan şey, kişilerin öldükçe yeni hayatlar edinmesi ve bunun farkında olmalarıymış. Ama bir şey bunu değiştirmiş, dünyanın geri kalanı artık “unutanlara” (homo finitus) dönüşmüş. Yeniden doğsalar bile eski hayatlarını hatırlamıyorlar.

Unutmayanlar…

Kitaptaki ilk öykünün girişinde (savan dönemi) iki epigraf karşılıyor bizi. İlki Sisifos Söyleni’nden, ikincisi Alexandre Kojeve’den. Sisifos’un genel mesajı malum, denersin denersin ama hep başa dönersin, bizim infinitus’lar gibi. Kojeve alıntısı ise manidar: “İnsan, hayvanın ölümcül bir hastalığıdır” diyor filozof. Savan zamanındaki öyküde ilk farkındalığa erişen, ayakları üzere doğrulan canlıyla tanışıyoruz, böylece hayvan olmama hastalığına yakalanıyoruz belli ki.

Ayhan Koç’un yarattığı evrende, infinituslar, yani unutmayanlar olarak süregiden insanlık bu durumdan ahlaki kaygılar çerçevesinde soğumuş. Kimisi katil, kimisi tecavüzcü, kimisi hırsız, kimisi hayırsız. Doğup doğup çoğunlukla da dar bir çevrede yeniden karşılaşıp duruyorlar. Hal böyle olunca vicdani yükleri arşa ulaşıyor. Bir iksir peşine düşüp sıradan ölümlülere dönüşmeleri bundan. Bizim iki infinitus neden bu yolu seçmiyor sorusunu ise kitabı okuyacaklara bırakalım.

Burada yazar da izin verirse biraz Nietzche’den, biraz Heidegger’den söz etmemiz gerek. Nietzche’nin Bengi Dönüş kavramı yazarın zihninde var mıydı bilmesek de hikayeye oturtabildiğimiz kesin. Şöyle buyuruyor Zerdüşt: “Yaşadığın ve yaşamakta olduğun bu hayatı, yeniden ve sayısız kere daha yaşamak zorunda kalacaksın: Yaşamındaki her acı, her sevinç, her bir düşünce ve her bir soluk, arka arkaya ve aynı sırayla, sana dönecek...”

Bizim infinitusların kaderi işte. İyi kötü bir hayat kurar, varlıklı bir aileye denk gelirsin ama ya eski çağlarda bir yılanın kurbanı olursun ya da din savaşlarında seni taşlayarak öldürürler. Hop bir daha baştan.

Unutamayanlar olarak Z ve J karakterlerimiz, tarihin tüm yükünü omuzlarında taşıyorlar. Onlar için bıkmak, yorulmak ya da vazgeçmek bir seçenek değil. Z’nin de vurguladığı gibi, denk geldiği aileyi beğenmeyip kendini yollara da vursa; genç kızlığının başında dayaktan, tecavüzden kaçmak için intiharı da seçse yükü hiç hafiflemiyor. Onlar tarihin molozlarını kenarda köşede duran çerçöpler değil, üzerindeki tüm isiyle, tozuyla ve kiriyle bir hatıra olarak görüyor. Tek bir ömre bile onca varoluşçu bunalım sıkıştıran insan belleği için tasavvuru zor bir hayat. Nitekim çıkar yol arayışlarına şahit oluyoruz hikaye ilerledikçe. Binlerce yılı tek bir zihinde görebilecek denli büyük, ihtişamlı ve korkunç hayatlarına bazen özeniyoruz, tarihin önemli anlarındaki birçok meseleye dahil olma şanslarını kıskanıyoruz ama çoğu zaman bu sonu gelmeyecek varoluş krizini acıma hissiyle takip ediyoruz.

Unutanlar…

Heidegger tarafı ise unutanlara geliyor daha çok. Ölmeye doğru giden varlıklar onlar. Yeniden doğup her şeyi hatırlamaktan vazgeçtikleri anda, hayatlarının en büyük bilgisi günün birinde ölecekleri bilgisine dönüşüyor. Ama insanın doğası gereği onu da sürekli unutuyorlar. Bir gün ölmeyecekmiş gibi, dünyanın en önemli varlıklarıymış gibi yaşamaya çalışıyorlar.

Son kısımdaki günümüz İstanbul’una böyle bir yerden bağlanıyoruz. Gizli kapaklı bir örgüt epey güçlenmiş ve dünyanın sonunu getirmek istiyor. Rastgele seçilen denekler eğer kabul eder de “dünyayı yok et butonuna” basarlarsa kıyamet senaryosu devreye girecek. Örgütün sempatizanları arasında yetkili ve çok önemli kişiler var; dolayısıyla kimi nükleer santraller, atomaltı silahlar ve daha birçok kıyamet aracı hazır bekliyor. Sahilde uzun süren bir konuşmadan sonra hayatın sillesini çok kez yemiş genç ve hüzünlü kadın, yanındaki gizemli ihtiyarın sözlerine kanar da butona basarsa işte o zaman ne Heidegger kalacak ne Nietzche’nin Ubermensch hayalleri. Pasif nihilizmin doruklarında, görkemli bir yok oluş şölenine tanık olacağız. Kurgunun neticesini yine kitabı okuyacaklara bırakalım.

Bu son bölüme dair farklı yorumlar mevcut. Kimileri tarihe dayanan kurgudaki dilin büyüsünün bozulduğunu, kısa ve gündelik, hatta sokak ağzından müteşekkil cümlelerle anlatının bir polisiye yüzeyselliğine savrulduğunu düşünüyor. Fakat yazarın farklı anlatıcılar için kurguladığı farklı üsluplar esasında önemli ve gerekli bir meydan okuma. Aynı şekilde, felsefi derinliği öne çıkan karakterlerden sonra günümüzün sıradan insanını da canlı biçimde yaratabilmesi, Ayhan Koç’un bir başka becerisi.

Unutmayı seçenler

Finale gelirken ufak bir olumsuzluktan da bahsedeyim. Tarihsel kurgunun olduğu kısımda J ve Z’nin kimi sohbetlerinde, yazarın kurguladığı evreni okuyucuya aktarma çabası kimi zaman epey yorucu ve soyut hale geliyor. Unutmayı seçenlerin ilk tartışmaları veya infinitusların onlardan ayrıştığı fikirleri okuduğumuz paragraflar zaman zaman bir Rus romanı hevesinde. Yazar genel olarak diyalogları başarılı sürdürse de buralarda hafif duraksamalar yaşadığımı belirteyim.

Bu yazıda biraz arka plana odaklandık ama okumayı düşünecekler için epey eğlenceli, yer yer bilgi dolu ve sürükleyici bir hikaye Tarihin Molozları Üstünde. Göbeklitepe’yi, Efes’i, Babil Kulesi’ni, Yeruşalem’i, İskenderiye’yi, İstanbul’un fethinde Bizans perspektifini hatta Amerika’nın bütün keşiflerini okuyacak; çeşitli dini figürlerle, tarihi belgeler ve isimlerle karşılaşacak, Atina’dan Kuzey Afrika’ya birçok filozofla tanışacaksınız. Ayhan Koç müthiş bir biçim-içerik hilesi bulmuş; anlatmak istediği onca meseleyi çağdaşlarının arasında sıra dışı kalacak bir yöntemle ele almayı başarmış. Böylesi kitaplar gerçekten kolay bulunmuyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.