Eskiden Kürtler kendilerini dünyanın en uzak noktasında yaşarlarmış gibi hissederlerdi. Bu hisse kapılmakta da haksız sayılmazlardı; yaşadıkları yerlerde hüküm süren devletler bilerek isteyerek Kürtleri yalnızlaştırıyor; kendilerine, ülkelerine yabancılaştırıyorlardı.
Neredeyse kocaman bir yüzyılı Kürtler ötekileştirilmiş; yok sayılmış geçirdiler.
Kürtler ne vardı; ne de yok! Hem var; hem yok!
Tam bir arafta olma hali; var olmak istiyorsunuz, eliniz kolunuz bağlı; ayağa kalkmak istiyorsunuz ayaklarınızda prangalar!
Sizin olan ne varsa hepsi talan ediliyor; coğrafyanız size ait değil! Ortadoğu'nun en yüksek debisi ile akan Dicle ve Fırat'nız var; tarlalarınız kurak! Her iki nehir üzerinde devasa barajlar kurulmuş; ama Kürdün evinin elektriği yok!
Kürdistan dünyanın hem en önemli enerji merkezlerinden biri olan Ortadoğu'nun kalbinde; hem de bütün enerji koridorlarının geçtiği coğrafyada. Ama buna rağmen Kürtler yok sayılmış; kendi adlarına kültürel faaliyetleri yok; sineması yok, tiyatrosu yok, romanı yok, üniversitesi yok.
Daha da önemlisi siyaseti yok; siyaseti olmayan, yani örgütlü olmayan bir halk toplumda var olan sosyo/ekonomik dağıtım süreçlerine dahil olamaz! Kendi adına, kendisi için hiç bir şey talep edemez; hep aracılara gereksinim duyar.
Kendi partisi olmayan Kürt; taleplerini başkaları üzerinden iletmek zorunda kalır. Nitekim yıllarca da böyle olmuştur. Yani Kürtler Devlet tarafından marjinalleştirilmiştir; bir şey talep edemesinler diye sistemin dışına atılmıştır.
Peki, Kürtten alınmış da; başkasına mı verilmiş? İşte, işin asıl zor kısmı burada başlıyor; yani Kürt’ten alınmış da kime verilmiş, Türk'e mi verilmiş? Bu sorunun cevabı gerçekten zor; “hem evet, hem de hayır!”
Evet Türk'e verilmiş! gerçi bütün Türklere verilmemiş; ama Kürt coğrafyasından alınan değerler en azından sermayenin ihtiyaçları için Türkiye metropollerine transfer edilmiş. Yani Kürdistan coğrafyasında kalmamış; Türkiye'nin batısına aktarılmış.
Burada doğrudan Türkiyeli yoksulların ihtiyaçları gözetilmemişse bile; Türkiyeli yoksullar yaratılmış olan refahtan Kürtlerden daha fazla yararlandırılmışlar. Burada mağduriyet veya yoksulluk yarıştırmaya çalışmıyorum. Ancak böyle bir gerçeklik varsa da bunu tespit etmek bu ülke üzerine düşünen, yazan her insanın sorumluluğu olmalı diye düşünüyorum.
Hayır, sadece Türk olduğu için kimseye bir şey verilmemiş; Anadolu'da modern üretim sürecinin dışına düşmüş; hiç bir pazar değeri olmadığı için birçok Kürt köyü kadar yoksul, bir o kadar da mağdur Türk köyleri de var. Ama bu Türkiye'deki yerleşik ilişkilerin türkçü karekterini ortadan kaldırmaz. Devletin türkçülük yaparken bile nasıl adaletsiz olduğunu gösterir.
Türkiye'de devlet; Kürtlerin, Alevilerin ve diğer azınlıkların marjinalleştirilmesi üzerinden yıllarca iktidar üretti. Yıllarca yüzde on barajı ile Kürtler ve diğer azınlıkları sistemin dışında tutuldu. Yıllarca egemenler kendileri çalıp kendileri oynadılar.
Ancak 7 Haziran bütün dengeleri alt üst etti! 7 Haziran'la başlayan daha sonra birçok kanlı provokasyona rağmen 1 Kasım'a kadar devam eden süreç; artık toplumun diğer azınlıklarını da yanına alan Kürtlerin yüzde on barajı ile çok kolay sistem dışına atılamayacağını gösterdi.
İç ve dış dengeler daha düne kadar yok sayılan Kürdistan ve Kürtleri bölgenin merkezi haline getirdi; bütün güçler gerek iç, gerekse de dış dengelerini Kürtlere göre yeniden dizayn etmek zorunda kaldılar. Devlet Bahçeli ve partisi MHP Kürtlerin yükselişinin artık normal burjuva parlementer demokrasisi ile durdurulamayacağını biliyorlar.
Daha önce başkanlık sistemine mesafeli duran Devlet Bahçeli'nin birden bire Başkanlık sistemi sevdalı haline gelmesi; Kürtlere ve diğer azınlıklara karşı kurulmuş; Türkçü/ Sünnici sistemin devamı sağlamak içindir. Başkanlık sistemi sadece Tayyip Erdoğan'ın değil; bütün gerici sistemin bekası için bir kurtuluş olarak öne çıkmaktadır.
İş görür mü? Bence görmez!