• İslamcılığın hamisi AKP devletinin istediği, tüyleri yolunmuş, kanadı kırılmış ve kafası her an kesilmeye hazır hale dönüştürülmüş Kürt'tür. Peki Kürtler bunu kabul eder mi?

ŞEMSETTİN ÖZER

İçinden geçtiğimiz konjonktürde AKP iktidarının radikal siyasal İslamcı yapılarla kurduğu ilişki, yalnızca Türkiye'nin iç siyasal dengeleri üzerinden okunabilecek bir mesele değildir. Bu ilişkinin, bölgesel güç mücadeleleri ve uluslararası siyasetin değişen dengeleri içerisinde değerlendirilmesi gerekir.

İleri sürülebilecek temel tez şudur: AKP iktidarı, radikal siyasal İslamcı örgütleri bütünüyle yasa dışı alanın dışına itmek yerine, onları zaman zaman yarı legal bir zeminde koruyarak ve farklı yapıları ortak bir siyasal çatı altında yeniden konumlandırarak, gerektiğinde kullanılabilecek bir güç alanı oluşturdu. Bu yapıların, konjonktüre bağlı olarak solculara, demokratlara, Kürtlere ve Sünni İslam dışındaki toplumsal kesimlere karşı kullanılmasının yanı sıra Batı demokrasilerine karşı da bir siyasal ve diplomatik koz olarak değerlendirildiği ileri sürülebilir.

Bu mekanizmanın bir başka boyutu ise diplomasi ve siyasal meşruiyet üretimidir. Erdoğan yönetimi, bu yapıların uluslararası alanda kabul edilebilir aktörlere dönüştürülmesi ve diplomatik meşruiyet kazanmalarını, Katar ise açıkça finanse edilmesini üstleniyor.

Geçmiş döneme bakıldığında AKP liderliği ve Erdoğan yönetimi, El-Kaide, Taliban, El-Nusra, Müslüman Kardeşler ve DAİŞ gibi radikal siyasal İslamcı yapılarla ilişkilerinin daha örtülü, yarı legal  biçimde kullandı. Uluslararası güç dengelerinin değişmesiyle birlikte bu ilişkilerin niteliğinin de değiştiği; daha önce örtük biçimde sürdürülen temasların giderek daha görünür ve açık bir siyasal zemine taşındığı ileri sürülebilir. Erdoğan yönetimi, artık bunu gizleme gereğini görmüyor. Bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri Suriye sahasında yaşanan gelişmelerdir. İdlib'in radikal İslamcı örgütler açısından bir üslenme ve yeniden yapılanma alanına dönüşmesi, DAİŞ unsurlarının farklı yapılar içerisinde yeniden örgütlenmesi ve sonrasında Colani'nin Ahmed el-Şara kimliğiyle uluslararası alanda platformlara çıkarılması.

Burada dikkat çekici olan yalnızca örgütlerin isim değiştirmesi değildir. Asıl mesele, siyasal İslamcı ve radikal yapılara ait kadroların ve ağların, uluslararası sistem içerisinde yeni kimlikler ve yeni meşruiyet biçimleriyle yeniden dolaşıma sokulabilmesidir. Başka bir ifadeyle, örgütsel dönüşüm ile siyasal meşruiyet üretimi aynı sürecin iki farklı yüzü hâline gelmiştir.

Bu noktadan sonra Türkiye'nin Washington, Birleşmiş Milletler (BM) ve Berlin Konferansı gibi uluslararası platformlarda yürüttüğü yoğun diplomatik faaliyetler ayrıca önem kazanıyor. Bir zamanlar uluslararası sistemin dışına itilmiş aktörlerin zaman içerisinde diplomatik muhataplara dönüşmesi, Ortadoğu'daki güç siyasetinin ne denli pragmatik bir karakter kazandığını gösteriyor. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tabloyu, yalnızca "radikal İslamcı örgütlerin dönüşümü" olarak okumak eksik kalır. Burada aynı zamanda bir meşruiyet mühendisliği sürecinden söz etmek mümkündür: Dün güvenlik tehdidi olarak tanımlanan aktörlerin, değişen uluslararası konjonktür içerisinde yeniden tanımlanması ve farklı siyasal amaçlar için kullanılabilir hâle getirilmesi.

Temel hedef Kürtlerdir

Bu stratejinin diğer yüzünde ise Kürt meselesi bulunuyor. Radikal siyasal İslamcı yapıların Batı'ya karşı bir siyasal koz olarak kullanılmasının, aynı zamanda Kürtlerin Suriye'de, Irak'ta ve İran'da ortaya çıkabilecek yeni bölgesel dengelerden yararlanmasını sınırlandırmaya yönelik bir stratejiyle birlikte yürütüldüğü göz ardı edilmemeli. Rojava'da ortaya çıkan siyasal ve toplumsal yapılanmanın hedef alınması da bu daha geniş stratejik çerçeveden bağımsız düşünülemez.

Bugün ise mesele yeni bir aşamaya evriliyor. İran'da ortaya çıkabilecek olası bir fiilî durumun Rojhilat Kürtleri açısından yeni siyasal olanaklar yaratması ihtimali, bölgesel aktörler açısından yeni hesapların yapılmasına neden oluyor. Bu nedenle radikal Sünni İslamcı yapıların Suriye, Afganistan ve bölgenin diğer alanlarında yeniden konumlandırılması, yalnızca İslamcı hareketlerin kendi iç dinamikleriyle açıklanamayacak kadar kapsamlı bir jeopolitik çerçeve içerisinde ele alınmalıdır.

Afganistan'ın bu denklem içerisindeki konumu da bu nedenle ayrıca önem taşıyor. Taliban, El Kaide ve diğer radikal siyasal İslamcı yapıların tarihsel olarak güçlü olduğu bu coğrafyanın yeniden siyasal ve stratejik bir merkez hâline gelmesi, bölgesel güç mücadeleleri açısından dikkate değer bir gelişmedir. Bu yapılanmaların, farklı coğrafyalarda yeniden örgütlenmesinin ve Afganistan'ın önemli bir merkez olarak öne çıkmasının arkasında, gelişecek Kürt güçlerine karşı hazır kıtada  bekletilmesidir. Bu bağlamda İbrahim Kalın'ın Katar, Pakistan ve Afganistan'da gerçekleştirdiği temaslar da ayrıca değerlendirilmelidir. Bu temasların İran'da ortaya çıkabilecek yeni dengeler, olası bir fiilî durum ve Kürtlerin bu değişimlerden elde edebileceği siyasal alana karşı olduğu; hedef tahtasında Kürtlerin bulunduğu açıktır. Türk devleti, yeryüzünde özgür bir  Kürt'ün olmasını istemez. Dolaysıyla bölgesel stratejilerin kesişim noktası ve buradaki temel mesele şudur: Ortadoğu'da hiçbir güç boşluğu uzun süre kalmaz. İran'da, Suriye'de veya başka bir bölgede ortaya çıkabilecek yeni siyasal alanlar, aynı anda birden fazla aktörün stratejik hesaplarını harekete geçirir. Kürtlerin böyle bir değişimden yeni bir siyasal alan elde etme ihtimali ise Türkiye başta olmak üzere bölgedeki bazı aktörlerin karşı stratejiler geliştirmesine neden olabiliyor.

Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca Erdoğan yönetiminin Suriye politikası, Türkiye'nin iç siyaseti ya da radikal İslamcı örgütlerin dönüşümü üzerinden okumak yeterli değildir. Asıl mesele, radikal siyasal İslamın bölgesel bir araç olarak nasıl yeniden üretildiği, bu yapıların hangi uluslararası ilişkiler ağı içerisinde meşruiyet kazandığı ve bütün bu sürecin Kürtlerin bölgesel statüsü üzerindeki etkisinin ne olduğudur.

Mücadelenin yeni yüzü

Ortadoğu'daki yeni denklem tam da burada düğümlenmektedir: Bir tarafta uluslararası sistemle yeniden bütünleştirilen eski radikal İslamcı yapılar, diğer tarafta ise değişen bölgesel dengeler içerisinde kendi siyasal alanını genişletmeye çalışan Kürtler.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemin temel çatışma alanlarından biri yalnızca İslamcı yapılar ile seküler güçler arasındaki mücadele olmayacaktır. Aynı zamanda, bölgesel güçlerin radikal siyasal İslamı hangi amaçlarla ve hangi konjonktürlerde bir araç olarak kullanacağı ile Kürtlerin ortaya çıkabilecek yeni jeopolitik fırsatlardan ne ölçüde yararlanabileceği arasındaki mücadele olacaktır.

Erdoğan'ın planı

Radikal Sünni İslamın hamiliğini yapan, kollayıp koruyan bir AKP devleti, Kürt barışını sağlayabilir mi? Sağlayamaz, çünkü hedef yalnızca Özgürlük Hareketi'nin silahsızlandırılması değildir. Pêşmergenin bile silahsızlandırılması için çalışılıyor. Dolayısıyla hedef, tüyleri yolunmuş, kanadı kırılmış ve kafası her an kesilmeye hazır bir tavuğa dönüştürülmüş Kürt'tür. Plan, budur. Türkiye Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş’un en üst perdede bir askeri şef gibi Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni tehdit etmesi, planın ne denli tehlikeli olduğunu gösteriyor.

Peki Kürtler bunu kabul eder mi?

Bunu düşünen AKP'nin, Kürt tarihine bakması yeterlidir. Erdoğan, kafasında kırk tilki, kırk soru dolaştırırken -sanki Kürtler bunun hesabını yapmıyormuş gibi- dışarıya bol keseden vaatlerde bulunmakta, süreci nasıl kendi lehine dönüştürebileceğinin hesabını yapmaktadır. Bu nedenle radikal Sünni İslam ideolojisine sahip bir Erdoğan'ın, ne demokrasi adımı atması ne de Kürt meselesini -dahası Türk meselesini- demokratik yollarla çözmesi kimse tarafından inandırıcı bulunmaz.

Kendi sonunu hazırlar

Kürtler, tarih boyunca defalarca yok sayıldı, inkâr edildi, üzerlerine oyunlar kuruldu ama her seferinde yeniden ayağa kalktı. Bir halkı yok sayabilirsiniz, inkâr edebilirsiniz, hatta silahlarını elinden alabilirsiniz ama kimliğini, hafızasını ve iradesini yok edemezsiniz.

Bugün AKP'nin radikal Sünni İslamı bir araç olarak kullanarak Kürtleri kuşatma stratejisi, kısa vadede belki bazı kazanımlar sağlayabilir ama uzun vadede bu strateji, kendi sonunu hazırlar. Bir halkı tüyleri yolunmuş bir tavuğa dönüştürmeye çalışan her iktidar, er ya da geç o halkın pençeleriyle yüzleşir.

Kürtler, bunu kabul etmez. Etmeyecek. Tarih, bunun sayısız örneğiyle doludur. Bugün de aynı tarih, aynı coğrafyada yeniden yazılıyor. Ertelenen her çatışma, daha büyük bir hesaplaşmayla geri döner.