
PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Newroz Çağrısı temelinde gelişen yeni demokratik çözüm sürecinde AKP’nin diktatoryal gerçeği biraz daha net bir biçimde açığa çıkıyor. İçte ve dışta AKP yönetiminin de bir diktatörlük olduğu değerlendirmeleri artıyor. Nitekim Başbakan Tayyip Erdoğan da artık kuşku duyar hale gelmiş ki, “Ben diktatör müyüm?” diyerek bu durumu ortaya koyuyor.
Doğru yaklaşıldığında ülkemizin en güçlü demokrasi dinamiği olarak rol oynayabilecek olan Gezi Parkı direnişi karşısında AKP Hükümetinin gösterdiği tutum budur. Nitekim demokratik güçleri ezmek için AKP’nin başlattığı cadı avı sürüyor. Bu konuda faşist polis terörü dur durak bilmiyor. AKP demokratik güçleri tamamen ezmek istiyor. Çünkü zihniyeti böyle. Yönetim olmayı kendi dışındakileri ezmek ve bastırmak olarak anlıyor.
Türkiye’nin en güçlü ve hareketli demokrasi dinamiği olan Kürt direnişi karşısında da AKP’nin gösterdiği tutum aynı: Ezmek ve bastırmak! Gücü yetse bir tane Kürt ortada bırakmayacak! AKP polisi Kürt gençlerine ve kadınlarına nasıl düşmanca saldırıyor! Hiç bu polis bu toplumu yönetebilir mi?
AKP’nin Kürt halkına yönelik kültürel soykırımcı yaklaşımının önceki haftaki son örneği Bingöl’de rütbeli askerlerin Kürt kızlarına yönelik yıllardır süren tecavüz uygulamasıydı. Toplum daha bunun şokunu atlatmaya ve hesap sormaya çalışırken, geçtiğimiz hafta da yeni soykırım saldırısı Lice’den geldi. Aynı ordunun başka birlikleri bu kez “Karakol yapılmasın” diye protesto eylemi yapan sivil halkın üzerine yaylım ateşi açtı.
Basına yansıdığı kadarıyla iki şehit, ondan fazla yaralı var. Herkes ikinci bir Roboskî katliamının bu kez Lice’de yaşandığını söylüyor. 1993’te Lice’de halkı katleden zihniyet ve politikanın AKP yönetimi altında da devam ettiğini belirtiyor. 23 Mart’ta ilan edilen ateşkes ve silahlı güçlerin geri çekilmesine rağmen yeni korucular alma ve karakol yapma politikasının sonucu bu oluyor. Demekki zihniyet değişmezse, zihniyet devrimi yaşanmaz ve zihniyette demokratikleşme olmazsa, politikanın demokratikleşmesi mümkün olmuyor. Demokratik politikanın zorlamasıyla atılan sözde demokratikleşme adımları cılız, parçalı, iktidar çıkarına hizmet eden düzeyde kalıyor. Köklü bir demokratik dönüşüm haline gelmiyor. Her şeyin başında zihniyetin despotik ve tekçi bakıştan kurtulup gerçekten demokratik hale gelmesi gerekiyor.
AKP bu yaptıklarıyla kendi ayağına balta vuruyor, ama farkında değil. Halbuki bu tarzda mevcut çözüm sürecini yürütemez. Süreç bozulursa da herkesten önce altında AKP kalır. 2014 seçim planları ile 2023 hedefi tümden suya düşer. Eğer hem baskıya devam ederim, hem de bu sürecin yürümesini sağlarım diyorsa kesinlikle yanılır.
Halk AKP gerçeği üzerine yeterince bilinçlenmiş durumdadır. Mevcut süreci nasıl seçim kazanma planına bağlamaya çalıştığını çok iyi biliyor. Ne kadar tutarsız ve demagojik davrandığını her gün görüyor. Her şeyi kendi iktidarı için yaptığını iyi anlıyor. Kürtlerin barış için çok yoğun çabalarına rağmen, korucu alma ve karakol yapmanın savaş çalışması olduğuna inanıyor.
Hem Kürtlerin hem de tüm halkın bu tür AKP politikalarına karşı öfkesi çok büyük. Bunu Gezi Parkı direnişlerinde çok net gördük. Doğayı öldüren ve askeri amaca bağlı olan yol ve baraj yapımlarına karşı duruşunda, orman katliamı karşısındaki direnişinde de gördük. Yeni karakol yapımının daha çok tehlike içerdiğini ve savaş hazırlığı olduğunu da halk net biliyor. Dolayısıyla yeni yapılanlara karakol demiyor, “Kalekol” diyor. Kalekollara geçit vermemede sonuna kadar kararlı ve ısrarlı bulunuyor. Şu husus çok net bir biçimde açığa çıkmış durumda: Üzerinde demokratik siyasi baskı oluşturulmazsa AKP hiçbir demokratikleşme adımı atmayacak. Demokratikleşmenin sözünü edip halkı yanıltarak beklenti içine sokacak, fakat pratik adım atmayarak da hep oyalayacak. Bu nedenle demokratik siyasi mücadele şimdi her zamankinden çok daha önemlidir.
Ha Gezi’de polis terörü, ha Bingöl’de asker tecavüzü, ha Lice’de asker katliamı; bunların hepsinin AKP zihniyet ve politikalarının sonucu olduğunu herkes çok iyi biliyor. Dolayısıyla tüm toplumun giderek ortak mücadelesi gelişiyor. AKP’nin baskıcı zihniyet ve politikalarına maruz kalanlar birleşerek mücadele ediyor.
AKP Hükümetinin çözüm sürecine tutarsız ve oyalayıcı yaklaşımı zaten Kürt halkında ciddi bir endişe yaratmıştı. Bingöl’deki tecavüz bu endişeyi çok büyük bir öfkeye dönüştürdü. Şimdi Lice katliamı, yeni bir Roboskî katliamı olarak artık bardağı taşıran damla haline geliyor. 0Daha Roboskî katliamının hesabı verilmemişken, AKP Hükümetinin yeni katliamlar yapması gelecek açısından çok tehlikelidir. Belliki Kürtler ve tüm demokratik güçler bu katliama karşı duracaktır. Hem de birlik halinde. Katliamın hesabını soracak, katillerden hesap sorulmasını isteyecektir. Bu da tehlikeli bir gerginlik ve çatışma demektir.
Peki bundan dolayı kitleler suçlanabilir mi? Hayır, suçlular açıktır. Katiller ve onlara fırsat veren AKP politikaları suçludur. AKP’nin demokrasi isteyenleri suçlu ilan etmeye çalışması tam da faşist diktatörlüklere özgü bir yaklaşımdır.
Belliki Lice katliamı, tıpkı Paris katliamı gibi bu sürece karşı provokasyondur. AKP Hükümeti provokasyonu planlayan değilse, önünü açandır. Bu katliam AKP Hükümetinin ve bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sürece yaklaşımının bir sonucu olmuştur. Eğer böyle değilse, o zaman provokasyona açık karşı çıkmalı ve katillerden hesap sormalıdır.
Açıkki zihniyet demokratikleşmeden demokratik politik değişimler yapılamıyor. Bunun için AKP’nin tekçi, baskıcı, despotik, şoven zihniyetini eleştirmek ve zihniyet devrimine zorlamak gerekiyor. Belki bu biçimde bazı adımlar attırılabilir.