Binlerce insan aylardır Amerika sınırına yürüyor; ülkelerinden kaçıyorlar; Guatemala, Honduras ve El Salvador'dan yola düşen bu insanlar; evleri, hayatları, komşuları ve hayalleri vardı hepsinin, onlar artık birer göçmen. Zulüm, şiddet ve yoksulluktan kaçtıklarını söylüyorlar. Amerika kapılarına dayandılar... Sanki orada onları görece huzur, görece güven ve kandırılmama hissi karşılayacaktı.
Fransa’da orta sınıf, şu ne kokar ne bulaşır havalarındaki orta sınıf, patates ile lahana arasında büyümüş burjuvalar, epeyidir sokaktalar. Sarıyı tanıtıyorlar. Galiba tanıdı herkes. O hariç. Daha genç çünkü ve aklı burjuvaların öfkesinin neye varacağını kestirecek keskinlikte değil. Kendisi için düşünmeyi bırakmış. Önceki gün bir kayıt konuşmayla çıktı ekranlara, halkı kandırmış olmanın üzgünlüğünden ziyade başka türlü bir sırıtış vardı, hayırsız bir tip.
Ve Galeano’nun şu tespiti, başlangıcın varlığı kadar eski ve etkili:
"Bu gece kaç kişi evinden zorla götürülmüş ve sırtlarında bilmem kaç tane delikle boş bir araziye atılmıştır acaba? Kaçı sakat bırakılmış, ortadan kaldırılmış, yakılmıştır?"
Bu ise daha çok Türkiye, daha çok Ortadoğu, daha çok biziz işte. Başlangıçta var olanlar: "Eksiklik, yoksunluk, ilk korku veya reddedilmenin şiddetinin yarattığı saldırganlık..."
Ülkesinden kaçanın yaşadığı korku, onu ülkesinden kaçırttıranın yaşadığı korkunun yanında korku bile değil aslında! Endişe diyelim biz buna.
Sarı ile sert mesaj verme taraftarı olan halkın huzurevlerine dahi düşemeyecek kadar sefil olmaktan duyduğu korku, güç sarhoşluğu yaşayanın o rüyadan dürtülerek uyandırılma korkusunun yanında bir hiç!
Ve gece yarısı ev, köy, mahalle baskınlarıyla, insanlar yaka paça götürülüp getirilmiyorsa, atıldıkları yerde unutuluyor ve unutturulmaya çalışılıyorsa, bunu yapanların yaşadığı korku bambaşka bir şeydir artık: Ne endişe, ne yetersiz bakiye...
Dehşetin iktidar olduğu ülkelerde halkın bu yok edilmelere karşı panzehir oluşturacak gücü yok, olmaz da. Ama kalabalıklar: Ortadoğu’da, Latin Amerika’da, Asya’nın uzağı ve yakınında... Bu denli yaygın bir çaresizlik içinde yarınlardan duydukları endişe, en tepede oturan tek kişinin her şeyi yapabilme gücünden doğuyor. O şartları değiştirme, tekere çomak sokma kabiliyetinden yoksunlar. Dehşetin silahını enselerinde hissediyorlar ve demokrasiden az da olsa yararlanmasını bilenler hariç, gerisi bir boşlukta asılı hayatlarını kaybetmekten korkuyor. Dehşet korkutur çünkü.
"Biz Arjantinliler korkutulmuşla, hapsedilmişler, gömülmüşler ve sürülmüşler olarak ayrılırız" diyor ya Galeano, bu kara mizahın denk düştüğü topraklarda sınıfsal ayrım dehşetin sıradanlığına göre konumlanıyorlar. Ne acı.
Bir sivil itaatsizlik olarak açlık grevine başlayan yaşlı ve beyaz tülbentli kadınları tartaklayarak gözaltına almak, onları sindirmeye çalışmak ve bir akıbet anımsatması çünkü, muktedir tarafından yapılan: Oğullarınızı ve kızlarınızı kaybettik, onları asit kuyularında erittik, onları esir edip hapislerde eskittik, sizin yaşınız ve yaşlılığınız bunu size de yapmamıza engel değil. Yaptık, yine yaparız!
Lice’de onca insanı bir çırpıda katledenin 25 yıl sonra görülen davada "beraat" ettirilmesi bir açık mesaj çünkü: Yaptık, yine yaparız! Her Cumartesi toplanıp, eskimesin diye plastikle kalıcılaştırılan yüzlerce fotoğrafı yağmura, soğuğa, kızgın güneşe rağmen ellerinde yücelten kadınlar/adamlar; bir gece yarısı kırılan kapı, sürüklenerek götürülen biri ve arkasında bıraktığı boşluğu doldurmaya koşuyor haftalardır, aylardır, yıllardır.
Evet, başlangıçta ne vardı?
Eğrelti otu ve rüzgarın sinek, böcek, sonra kuş marifetiyle taşıdığı polenlerin yarattığı insanlık. Bir mantardan türeyen milyarlarca insan... Buğdaya köle olan insan...
Başlangıçta eksiklik, yoksunluk ve ilk korku vardı.
O başlangıç evresini belki 200 yıl sonra kapatacağız. Eksikliği tamamlamış, yoksunluğu varlığa çevirmiş ve korkudan sıyrılmış olarak değil ama.
Daha çok eksilmiş, yoksunluğu azdırmış, korkuyu cumhuriyet yapmış halde...
Oysa yürüyecek ve sınırları ezecek kadar çoğuz. Korkutacak, eksiltip tüketecek kadar yaygınız. Bulanık suların narsistlerinin yürüyecek yolu yok oysa. Saraydan arabaya, arabadan saraya... Halkın ise uzun çok uzunnn yolları yürümek için yapılmış güçlü kaslı bacakları, asfaltı eritecek kadar kalın tabanlı ayakları var. Ayakkabıları parçalansa dahi yolu bırakmayacak kadar güçlü iradeleri bir de.
Keşke herkes yola düşme cesaretini bulabilse... Korkuyu neşeye çevirebilse...