Bu yönde çok sayıda iddia var. Sonuncusu ABD istihbarat örgütlerinden geldi. New York Times gazetesi, Amerikan istihbarat örgütleri, D. Trump'ın 9 Kasım'da kazandığı başkanlık yarışına 'destek olmak isteyen' Rusya'nın seçimlere 'müdahale ettiğinden' şüpheleniyor diye yazdı. Washington Post göre CIA’nin incelemeleri de siber saldırıların bu yönde kullanıldığını gösteriyor. Trump’sa bu iddiaları doğal olarak ret etti. Burada mesele tabii ki bu işin gerçek olup olmamasından çok, dile getirilmesi. Sanırım Soğuk Savaş dönemi de dahil bu düzeyde ağır bir suçlama ile taraflar hiç karşı karşıya gelmemişti.

Rusya etkisine ilişkin son dönemde tartışılan bir diğer ülke ise Fransa. Bir Rus bankasının ırkçı Ulusal Cephe’nin lideri Marine Le Pen’e 27 milyon Euro verdiği biliniyor. Bu gelişmenin Rusya’nın Fransa seçimlerinin favori adayı Le Pen’in seçilmesini hedeflediği ve böyle bir gelişme yaşanırsa AB’nin dağılacağı dile getiriliyor. Rusya’nın seçimlere “etkisi” bununla da sınırlı kalmıyor. Merkez sağın adayı, şimdilik favori gözüken François Fillon’un da Rusya’ya daha yakın politikalar izleyeceği dile getiriliyor(1) Yine Fransa’daki “Putin etkisi”ne Rus Ortodoks Kilisesi’nin patriğinin, geçtiğimiz günlerde Paris’teki Eyfel Kulesi yakınlarında, yeni bir kilise açması da ekleniyor.

Rusya’nın Sırbistan’la artan yakınlaşmanın yanı sıra “Rus etkisi”nin dile getirildiği ülkelerden biri de Karadağ. Kasım ayında Batı yanlısı Başbakan Milo Djukanovic'e karşı Rusya yanlısı güçlerin suikast ve darbe planladığı iddiaları ortaya atıldı. Somut olarak 20 Sırp vatandaşı sınır bölgesinde gözaltına alındı. İki Rus vatandaşının organizatör olarak isimleri dile getirildi. Muhalefetse, suikast iddialarının düzmece olduğunu, başbakanın gücünü artırmak ve Karadağ'ı NATO ve AB'ye sokmak için uydurduğunu söylüyor.

Rus etkisine dönük iddialar bununla da sınırlı değil.(2) Peki giderek çocuklara verilen isimler arasında Çarlık dönemi adlarının popülerleştiği, ekonomik krizin altında kıvranan Rus halkının temsilcileri bu konuda ne diyor? Örneğin Rusya parlamentosu üst kanadından Aleksey Puşkov, Batı’yı kendi iç çekişmelerini maniple etmek için “Putin kartı”nı kullanmakla suçlamış. Ayrıca Puşkov ABD, Fransa, İtalya, Avusturya ve Macaristan'ın Rusya ile ilişkileri geliştirmek istediğini, bu ülkelerdeki halklarının Rusya karşıtı politikalardan bıktığını söylemiş.

Bütün bu karşılıklı suçlamalar meselesinde, askeri hareketlenmeleri de hesaba katarsak her iki cephenin de gerilimi tırmandıracak ciddi gayretler içinde olduğunu söyleyebiliriz. Fakat burada asıl sorun hegemonya bunalımına düşen Batı’daki sermaye çevrelerinin de giderek burjuva demokrasileri yerine, Türkiye’dekine benzer lumpen yanlar da taşıyan Putinvari yönetim anlayışlarını tercih etmeleridir. Yani burada bir Rusya etkisinden çok, egemenlerin politik benzeşme arayışından söz etmek daha gerçekçi olacaktır.

Peki bize düşen ne? Tarihin hızlandığı, dünyanın bir barbarlık silsilesi olarak insanlığın üstüne fazlasıyla geldiği bu günlerde elbette ayakta kalmak ve direnmek!

(1) Bu durum dilimize Hesaplaşma(J. Semprun-Ayrıntı) diye çevrilen romandaki bir sahneyi anımsattı. SSCB’de Gorbaçov’un iktidarda olduğu yıllar ve Fransa’da eski tüfek bir solcu (tıpkı 1987’deki Yalçın Küçük gibi) kendinden beklenilenin aksine, Gorbaçov’un büyük bir Leninist olduğu ve onun sayesinde de komünistlerin Fransa’da iktidara geleceğini söyler. Bu beklenti belki bugüne dair bir “kehanet”ti. Evet hadisenin solla bir ilgisi yok. Ve bu sürece Putin’in ne kadar katkısı olduğunu da bilmiyoruz. Ama Fransa’da Rusya’ya en azından mesafeli davranmayan bir iktidarın geleceği şimdiden söylenebilir.

(2) Geçtiğimiz ay Kırım konusunda BM Genel Kurulu’nda bir oylama yaşandı. Bu Rusya’nın dünyadaki pozisyonunu tartmak için önemliydi. Oylamada 193 ülke içinde 73 ülke Rusya karşıtı kararı destekledi. 23 ülke kararı reddetti. 76’sı ise çekimser kaldı. 21’i de oylamaya katılmadı. 2014’deki yine aynı konudaki Rusya karşıtı kararı 100 ülke desteklemiş, 11 ülke karşı çıkmış, 58 ülke çekimser kalırken 24’ü oylamaya katılmamıştı.