Türkiye ve Kürdistan’da yaşanan insan hakları ihlallerini 90’larla da biraz karşılaştırarak anlatmaya çalışacağım ama öncelikle şunu söylemek istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir yalan üzerine kurulu ve bunu tartışmadan hiçbir şeyi anlamak da mümkün değil.

Topluma bir kopuş ya da devrim olarak sunulmasına rağmen, bu devleti, çok açık bir biçimde, 1915 Ermeni Soykırımı’nı gerçekleştiren İttihatçı zihniyet kurdu. Kuruluşla birlikte, Türk ve Sünni Müslüman kimliği dışındaki tüm kimlikler, ya yok sayıldı ya yok edildi. Böyle bir coğrafyadan söz ediyoruz.


‘Mış gibi’ kavga, büyük uzlaşma

Türkiye Cumhuriyeti devletinin şu yapısını da çok iyi bilmek gerekiyor: Aslında birbiriyle kavga eden gibi görünen iki zihniyetin arasına sıkıştırılmış bir toplumuz. Bunlar, Kemalistler ve İslamcılar. Aralarında büyük bir kavga varmış gibi sunulur; ancak bu kavga gerçek bir kavga değildir. Çünkü onlar, devletin kırmızı çizgileri olan Ermeni Soykırımı, Kürdistan meselesi, antidemokratik laiklik, sonradan Kıbrıs’taki askeri işgal gibi konularda her zaman aynı düşünürler; aralarında hiçbir fark yoktur; ama bu iki anlayış dışında bir demokratik anlayışın gelişmemesi için de bu kırmızı çizgiler üzerinden korku politikaları üretirler.

İşte bugün, Türkiye’de bu iki gücün, yani militarizmle kendini somutlayan Kemalist yapıyla İslamcı yapının büyük uzlaşmasını görüyor. Bu büyük uzlaşma, son derece korkutucu insan hakları ihlalleri yaşamamıza neden oluyor.

Birçoğumuz aslında 90’ları çok ağır yaşadık. Kontrgerilla cinayetleri, gözaltında kayıplar, işkence, köy yakmalar... Bütün bunlara hep şahit olduk. Peki bugün anlayış değişti mi? Önce biraz hukuki boyutundan söz etmek istiyorum.


90’lar halen yargılanmadı

Biliyorsunuz, o dönemde binlerce cinayet işlendi, gözaltına insanlar kaybedildi; peki bunların sonucunu alabildik mi? Hiçbir fail ortaya çıktı mı? Hayır.

Bu davaları takip ediyoruz, örneğin kayıp davalarını; 20 yıllık zaman aşımı uyguluyorlar. Öldürme, cinayet olaylarıyla, gözaltında kayıpları bir tutuyorlar. Hiçbir işlem yapılmadan bütün dosyalar işlemden kaldırılıyor. İtirazlarımızı yapıyoruz, bunlardan da bir sonuç ortaya çıkmıyor.

Zihniyette, Türkiye Cumhuriyeti devletinin yok sayıcı, katliamcı politikalarında hiçbir değişiklik yok.


Bağımsız rapor kabul edilmiyor

İşkenceden de söz etmek istiyorum. İşkence ve cinsel işkencenin belgelenmesi -kadınlarla ilgili bir hukuk bürosunda da çalışıyoruz-, hala çok büyük bir sorun. İnsanlar yaşadıkları işkenceyi belgeleyemiyor; çünkü Türkiye’de bağımsız hekim raporları, hala delil olarak kabul edilmiyor. İşkencenin belgelenmesi için, Yargıtay kararlarıyla, Adli Tıp raporu delil olarak kabul ediliyor. Oysa Adli Tıp, bir devlet kuruluşu. Yani bir devlet biriminin yaptığı işkenceyi başka bir devlet kurumunun raporlaması isteniyor. Halbuki bu konuda Türkiye’nin Mardin’de tecavüze uğrayan Şükran Aydın davasından (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki) mahkumiyetinin gerekçesi, bağımsız bir hekimden rapor alınmamış olması. Ama hala Türkiye’de mahkemeler, bunu uygulamaya devam ediyorlar ve hala işkencenin belgelenmesinde çok önemli sorunlar yaşıyoruz.

Cezaevlerinde yaşanan sorunlar, 90’larla birbirinden hiç farklı değil. Müthiş bir izolasyon uygulaması var. Bunlarda hiçbir değişiklik yok.


90’larla kıyaslanamayacak şiddet

Bugün yaşadığımız yoğun insan haklarına gelmek istiyorum...

7 Haziran Seçimleri sonrasında HDP’nin gösterdiği kimsenin beklemediği büyük başarı ve özellikle de Kürdistan’da gelişen olaylar, Kürt hareketinin dünya çapında meşruiyet kazanması... Bütün bunlar Türkiye’yi çok kızdırdı. Özel Harp yapısıyla da büyük uzlaşmadan sonra, özellikle Ergenekon Davası’yla birlikte bunu çok açık yaşadık; 90’larla dahi kıyaslanamayacak büyük bir şiddet sarmalının içine girdik.

Orada yaşananları anlatmak, aslında kelimelerle de çok mümkün değil. Biz 90’larda, evet çok büyük ihlaller yaşadı, ama tespit etme şansımız oluyordu. Gidiyorduk, rapor hazırlıyorduk, duyurabildiğimiz kadar uluslararası kamuoyuna duyurmaya çalışıyorduk; ama şimdi elimizden bu imkanımız alındı. Sokağa çıkma yasaklarıyla önce o bölge tamamen her şeyden arındırılıyor, kimsenin girmesine izin verilmiyor ve bizim bildiğimize göre orada resmi görevli polislerin bile isimlerini bilmediği başka bir çete de var, büyük suçlar işliyor. Yaşanan hak ihlalleri, gerçekten inanılmaz boyutlarda.


Bütün sözleşmelere aykırı

Hepiniz takip ediyorsunuz: İnsanlar katlediliyor, cenazelerine ulaşma hakkı dahi ailelerin ellerinden alınıyor. Bu insanlar, ailelerine teslim edilmeden devlet tarafından gömülüyor. Yani Türkiye, aslında şu anda Kürdistan’da altına imza attığı bütün uluslararası sözleşmelere aykırı davranıyor. 


Savaş suçu, insanlık suçu

Kadınlar açısından biraz bakmak istiyorum: Biliyorsunuz, kamuoyuna da yansıdığı üzere, çıplak kadın bedenleri teşhir ediliyor. Aslında bu, uluslararası hukukta çok geç yer almış bir konu. Kadına yönelik devlet şiddetinin savaşlarda “insanlığa karşı suç” olarak kabul edilmesi konusunda bütün dünya suçlu. 1. ve 2. Dünya Savaşları’nda çok sayıda kadın cinsel şiddete maruz kaldı ama bu savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nürnberg mahkemelerinde bu suçlar, bir savaş suçu ve insanlığa karşı suç olarak yargılanmadı. Ancak Bosna ve Rwanda çatışmalarından sonra, o da kadınların kendi mücadeleleri sonucu, artık kadına yönelik şiddet insanlığa karşı suç ve savaş suçu olarak kabul ediliyor. 

Şu anda Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kürdistan’da kadınlara karşı açık savaş suçu işliyor. Öldürülen kadınlar, cinsel teşhire maruz bırakılıyor. 90’larda gerillalara yönelik bu tür yaklaşımları gördük. Çırılçıplak soyularak Siirt’te bir askeri araca bağlanıp sürüklenen gerillanın otopsisine katılmıştık, benzeri çok olay olmuştu. Bugün aynı şeyi devlet, yapmaya devam ediyor.


Ekin Wan ve YPG’li 7 kadın

Ağustos ayında Muş/Varto’da Ekin Wan’a yönelik insanlık dışı eylem, bugün Cizre’de yaşandı. Yine kadın bedenleri çıplak olarak teşhir edildi. Bu, bir savaş politikası olarak uygulanıyor. Kadınlar üzerinden hem bir tarafın erkeklerine güç vermeye çalışıyor; bir tarafın da gücünü kırmaya çalışıyor.

Bir başka örnek vermek istiyorum, kadınlara yönelik savaş suçlarına ilişkin: Biliyorsunuz, Kobanê’den geçişler sırasında YPG’li 7 kadın yaralı, Diyarbakır’da kadınların çalıştığı özel bir hastanede tedavi görüyorlardı; bir gece ansızın geldi polisler ve onları çırılçıplak soyarak, yerlere ilaçlarını dökerek, döverek gözaltına aldı. Yaralı insanları...


Sözleşmeleri süs diye imzalıyor

Anlatabileceğimiz o kadar çok örnek olay var ki... Hepsi birer insanlık suçu oluşturuyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti, geçtiğimiz yıl içinde, İstanbul Sözleşmesi adında, özellikle kadına yönelik şiddet konusunda çok önemli yaptırımlar getiren bir sözleşmeye imza attı; ama bu sözleşmeyi uygulamıyor. Aslında hiçbir sözleşmeyi uygulamıyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti devleti, bir hukuk devleti değil.

Bana sorarsanız, Türkiye’nin en okumayan kesimi de hakimler. Okumuyorlar, sözleşmeleri bilmiyorlar, umurlarında bile değil. Onlara, “Bakın, bu İstanbul Sözleşmesi’ne aykırı” diyorsunuz; ama bilmiyor ki o sözleşme nedir. O imzalar, sadece süs olarak atılıyor.


Antep’te IŞİD rahatça dolaşıyor

Bir başka konu; bu, Almanya’yı da çok ilgilendiriyor; Türkiye Cumhuriyeti devletini bu konuda en çok destekleyen devlet, Almanya: Sığınmacılar konusu.

Yaklaşık iki yıldır sığınmacı kadınlarla da çalışıyoruz. Anlatamayacağım hak ihlalleri yaşanıyor. Öyle bir şey ki, onların yaşadıklarını düşündüğünüzde, bir şeye üzülmeye bile hakkınız yokmuş gibi geliyor. O kadar büyük hak ihlalleri ki yaşananlar. Hem IŞİD vahşeti nedeniyle hem göçle birlikte yaşanan insan hakları ihlalleri...

Sığınmacıların sorunlarını ikiye ayırarak tartışmak gerekiyor: Kürt hareketinin güçlü olduğu, Kürt belediyelerin olduğu bölgelerdeki sığınmacıların durumu çok farklı. Kamplar kurulmuş, tabii ki bu kampların sorunları var, ama en azından büyük hak ihlalleri yaşanmıyor. Kadınlar bu kamplarda çok daha rahat. Ama özellikle Antep’te, çok büyük sorunlar var. Bir kere IŞİD, son derece rahat dolaşıyor buralarda. 


Kuaförlerde çocukları satıyorlar!

Devletin AFAD kampları var. Geçici Koruma Yönetmeliği’ne göre sivil toplumun bu kamplara girme hakkı olmasına rağmen kesinlikle izin verilmiyor. Bu kamplara giremiyoruz ve bu kamplardan korkunç hak ihlalleri haberleri geliyor. Tecavüz, intihar; hiçbirine ulaşamıyoruz. Ama bizim Antep’te ulaştığımız çok önemli şeyler oldu. Mesela Antep, bir fuhuş merkezi haline getirilmiş durumda. İnanır mısınız, 11 yaşındaki kız çocuklarını, kuaförler üzerinden, başka şehirlerden gelen koskoca adamlara para karşılığında satıyorlar. O adamlar, sıkıldıktan sonra çocukları geri getiriyor. Böyle bir yapı var.


O paralar Kürt’le savaşa gidiyor

Mesela İzmir’de, Bodrum’da... Öyle bir şey oluşmuş ki... İnsanlar ölsün diye satılıyor o botlar, o can yelekleri. Resmen bir pazar kurulmuş; gördüğünüzde anlıyorsunuz: O botla mümkün değil karşıya geçilmez, can yelekleri son derece kötü. Bilerek insanları, sığınmacıları ölüme göndermek üzere devletler şebekeler oluşturmuş. Bunun başında da Türk devleti var. Almanya, verdiği paralarla Türk devletine Kürtleri öldürmek konusunda destek veriyor aslında. O paraların hiçbiri sığınmacılara harcanmıyor.

Almanya’nın verdiği milyon Eurolar, bugün Kürdistan’da Kürtlere karşı yürütülen haksız savaşa veriliyor.


DGM’leri arar hale geldik

Bu uluslararası kuruluşlar niye var? Niye var bu Birleşmiş Milletler? Uluslarararası hukuk, Türkiye Cumhuriyeti tarafından ayaklar altına alınıyor. Bunun üstüne, bizim her söylediğimiz de suç. Ben Özgür Gündem gazetesinin Eş Genel Yayın Yönetmeni’yim. Bir dönem, o “çözüm süreci” denilen süreç içinde hiçbir şey yapılmadı. Ama şimdi bir bombardıman gibi dava açılıyor. Sadece dün 15 ifade verdim Savcılığa.

Düşünce ve ifade özgürlüğü, korkunç durumda. Yeni bir suç icat oldu: Cumhurbaşkanına hakaret. Ne söylerseniz, hakkınızda dava açılıyor. Tutuklamanın, yargısız infazın bu kadar fütursuzca uygulandığı bir dönem hiç olmadı. Eski DGM’lerini bile arıyoruz. Sulh Ceza Mahkemeleri diye bir mahkeme kurdular ve tamamen Tayyip Erdoğan’a bağlı olarak çalışıyor ve inanılmaz kararlar veriyorlar. 


Batı’da halk egemenine benziyor

Konuşmamız yasak, itiraz etmemiz yasak; bir korku politikası örgütlediler. Bu, etkili de oldu. Zaten Türkiye Cumhuriyeti devleti, çok totaliter bir devlet. Yarattığı resmi ideolojiyle halkı kendine benzetmiş, uydurmuş bir devlet. Tabii ki istisnalar var, mücadele eden insanlarımız var; ama devlet gibi düşünen bir halk da var. Zaten sorunumuz burada. Aslında birçok muhalif kesimi de bu noktada eleştirmek gerektiğini düşünüyorum. 

Halk, egemene benziyor. Mesela bugün Kürdistan’da olanlara Batı coğrafyasından yeterli bir karşılık gelmiyor; çünkü devlet ne verirse, halk onunla yetiniyor, ona inanıyor, sorgulamıyor. Bu resmi ideoloji, kendi açısından çok başarılı olmuş. Düşünmeyen, merak etmeyen bir toplum yaratmışlar. Bu ne yazık ki başarılı olmuş durumda.


‘Başka yol yok’ dönemi

İşimiz gerçekten çok zor. İnsan hakları mücadelesi içinde tabii ki umutsuz olmamamız gerekiyor ama umudumun en çok kırıldığı dönemi yaşıyorum. İnsan hakları savunucusuyuz, şiddetsiz çözülsün her şey diyoruz ama öyle bir noktaya getirdiler ki artık, yaşanan ihlalleri, kömüre dönmüş cenazeleri gördüğünüzde, “Başka bir yol yok” diyorsunuz. 

Yıllar önce İnsan Hakları Derneği’nde bir film gösterilmişti, hiç unutmuyorum. Filmin adı, “Danton”du. Latin Amerika’da bir insan hakları savunucusu var, birçok arkadaşı silahlı mücadeleye katılıyor. Onları hep eleştiriyor, “Hayır,” diyor, “Yapacak bir şeyimiz var bizim.” Bir gün Danton isimli bir militan onunla konuşup diyor ki, “Bak, sen direniyorsun; evet, diren, sana saygı duyuyorum; ama eğer bir gün başına bir şey gelirse telefonu açıp ‘Alo, Danton’ demen yeterli bize katılman için.” Ama insan hakları savunucu hala işine inanarak devam ediyor. Bir gün eve geldiğinde karısını tecavüz edilerek öldürülmüş olarak görüyor ve ağlayarak telefonu açıyor: Alo Danton.


Acıların coğrafyalara bölündüğü yer

Aslında hepimiz o noktadayız. Bazen diyorum ki, “Acaba ben insan hakları savunucu değil miyim?” Hayır, tabii ki insan hakları savunucusuyuz ama acıların bile coğrafyalara bölündüğü bir yerde yaşıyoruz. Televizyonda Ankara’da ölenlerin cenazeleri gösteriliyor; gerçekten insan olarak son derece üzülüyorum; hepsinin hikayeleri, arkalarında bıraktıkları insanlar var. Ama ya Kürdistan’da ölenler? Onların hikayeleri yok mu? Bu toplumun batısı, o hikayeleri hiçbir şekilde duymak istemiyor. O nedenle siz de bir çelişki içinde kalıyorsunuz: Ne yapmam gerekir?

Gidişat çok iyi görünmüyor. Büyük uzlaşma diyoruz; devletin militer yapısıyla Erdoğan’ın fütursuzluğu müthiş bir uzlaşmaya gitmiş durumda. Mücadeleye devam; yapacağımız tabii ki başka bir şey yok.


Avrupa heyetlerine çağrı

Uluslararası dayanışma da bu noktada tabii ki son derece önemli. Nasıl sermaye küreselleşiyorsa, insan hakları da küreselleşiyor. Birbirimize çok ihtiyacımız var. Birlikte ne kadar iş yapabilliriz, tartışmak gerekiyor. Mesela 90’larda, Avrupa’dan çok fazla heyet gelirdi, Kürdistan’da yaşanan ihlalleri tespit etmek üzere. Bu heyetlerde çok azalma var, bunun nedenini de sorgulamak gerekiyor. Belki yeniden buradan bölgeye heyetler gönderilmesi, oradaki insan hakları ihlallerinin tespit edilmesi ve Avrupa’da duyurulmasının son derece önemli olacağını düşünüyorum.


EREN KESKİN*


* İnsan hakları aktivisti ve avukat Eren Keskin’in 20 Şubat 2016 tarihinde, Almanya’nın Nürnberg kentinde, Avrupa’nın antiterör yasalarına ilişkin düzenlenen uluslararası sempozyumda yaptığı konuşmanın tam metni.