TÜRKSAT uydusu üzerinden yayın yapan ve 3 gün önce kapatılan çoğunluğu Kürt ve Alevi olan televizyonlar Batı basınında çok da yankı uyandırmadı. Sebebi de onayladıklarından ya da görmezden geldiklerinden değil, aslında Erdoğan’ın özellikle sözde darbe girişimi sonrası hukuk dışı uygulamalarına resmen yetişememeleridir.
Gazeteci Can Dündar’ın tutuklanması ve Cumhuriyet gazetesine müdahale ve köşeye sıkıştırma politikaları İngiliz medyası tarafından özellikle geniş çaplı ele alınmıştı. Yine 15 Temmuz darbe girişiminin ardından tutuklamalar, tasfiyeler ve baskılar epeyce bir dillendirildi. Genel anlamda İngiliz medyasının Erdoğan yönetiminden nefret ettiğini söyleyebiliriz. Onlarca gazetecinin tutuklu olmasıyla Türkiye, tutuklu gazeteciler sayısı bakımından dünyada birinci sırada. Ve bu gerçekliğinin altı hep çizildi.
En son kapatılan kanallara ilişkin The Guardian gazetesi Cuma günü bir haber yayınlandı. İMC TV editörlerinden Hamza Aktan’ın sözlerine sıklıkla yer verildi. Haberde Aktan’ın devlet tarafından yapılan katliamların ve insan hakları ihlallerinin üstünü kapatmak amaçlı olduğunu ve bu kapatmaların ve yasaklamaların darbeyle alakası olmadığını sözlerine yer verildi. Gazetecileri Koruma Komitesi’nden (Committee to Protect Journalists) sorumlu Robert Mahoney’un hakkaniyetli bir mesajı da bu haberde iletildi. Mahoney, ‘Türk devleti, azınlık medya yayın organlarını kapatarak kültürel ve siyasi ifadeye karşı geniş çaplı bir saldırıyı hedefliyor. Çocuk programlarını bile milli güvenlik için bir tehdit olarak gören bir hükümetin OHAL’in sunduğu gücü kötüye kullandığı anlamına geliyor’ dedi.
Tebligat bile verilmeden ehl-i keyif ekran karartma kararı İngiltere gibi bir yerde olur muydu. Hayır. Hiç de olmadı. Hiç bir kanal ya da yayın organı uyarı ve az para cezası dışında bir cezaya tabi olmadı. İngiltere’de basın hükümetin veya devletin tekeli altında değil. Halktan gelen şikayetler dikkate alınıyor ve bu şikayetlerin tarafsız olarak değerlendirilmesi için çeşitli komisyonlar mevcut ve komisyonda yer alan kişilerin tamamen gönüllü ve herhangi bir siyasi partiyle ilişiklerinin olmamasına dikkat ediliyor.
2011’de telekulak skandalının ardından dönemin Başbakanı Cameron, gazetecilerin telefonla dinleme vakalarını incelemesi için Lord Justice Leveson’a bir yetki vererek bir soruşturma başlatmıştı. Hatta soruşturmaya Leveson soruşturması denmişti. Bütün soruşturma 5.4 milyon Sterline mal olmuştu. Bu ayrı bir mesele haline geldi. Soruşturmanın yayınladığı raporun nezdinde bağımsız üyelerden oluşan bir Yayın Şikayet Komisyonu adlı bir komisyon kuruldu. Bunun bile basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayacağı bakımından muhalefet partiler İşçi ve Liberal Demokratlar tarafından itirazla karşılandı. Başbakan Cameron bile basının denetlenmesine sebebiyet verebilecek bir uygulamayı kabul etmedi.
Biraz da 1990’lı yıllara bakalım. Dönemin komisyonları gerekmedikçe hiç bir yayın organına yaptırım uygulamadıklarını ifade ediyorlar raporlarında. Tek ağır yaptırım Med TV’ye yapılmış ve önce 90 bin Sterlin para cezasına çarptırılıp Nisan 1999’da da kapatılmış. Yani İngiltere’de kapatılan tek kanal yine bir Kürt kanalı. Çiftçinin karnını yarmışlar, kırk tane “gelecek yıl” çıkmış. Batı’dan medet ummak tam da böyle bir şey.