Mahsum arkadaşla 1977 yılında bir sonbahar günü Batman çarşısında tesadüfen karşılaştık. ”Seni liseliler derneğine götürmeliyim. Orada çay içeriz” dedi. Gittik derneğe, “seni biriyle tanıştırmak istiyorum” dedi. “Kim?” dedim. Mahsum, “sen boş bir masada otur, biz birazdan geliyoruz” dedi.

15  Ağustos  Devrimi 8. Bölüm

Hazırlayan: İdris GÜZEL

 

Tarihte bize ait olmayan herşey, sanki bize aitmiş gibi gösterildi. Dil, inanç ve isimlerimiz değiştirildi. Bunlar da yetmezmiş gibi binlerce yıllık;

Ruha, “Şanlı Urfa” oldu,

Dîlok, “Gaziantep” oldu,

Mereş “Kahraman Maraş”,

Maraş’ın ne kahramanlığı vardı?

Antep ne zaman gazi oldu?

Urfa’nın neresi şanlı?

1920’lerde, yabancı işgale karşı Türk ve Kürt halklarının birlikteliği ve savaşımı ve cumhuriyetin ortak kuruluşu tarihsel bir gerçeklik. Biz ne bunu inkar edebiliriz, ne de tarihin tekerini geriye çevirebiliriz.

Bu bir “gerçeklik”.

Ve fakat bizim de gerçeklerimiz vardır. Şimdi Türkler “ecdatlarından” söz ederler. Onların ecdatları kendi dedeleridir. Kürtler burada yoktur. Esasen bir gerçekliği yine kendileri inkar ediyorlar. Ve bugün bu cumhuriyet -iktidar- en üst düzeyde Kürt düşmanlığı yapıyor. Bu öyle bir düşmanlık ki, bütün söylemlerinin altında yatan niyet, Kürt soykırımıdır. Yüzyıl sonra vara vara geldiğimiz gerçeklik budur.

Bu onların gerçekliği, bizim değil.

 

Sömürgecilerin dayattıkları iki yol

Tarihte sömürgecilerin (Türk - Arap - Fars) Kürt halkına dayattıkları iki yol vardı: “Ya bizim tarihimizi ve kültürümüzü kendi kaderiniz olarak kabul edeceksiniz, ya da isyan edeceksiniz.”

Birinci yolu kabullenmek, onursuzluktu!

İkinci yol ise çok güçtü!

Bizim kendi tarihimizi yaratacak gücümüz yoktu, olanı da isyanlar nedeniyle tüketilmişti... Mezarı kazılmış, tabutu bile hazırlanmış bir halkı yeniden uyandırmak mucize gibi birşey olurdu. Yine de biz isyan yolunu seçtik. İşte 15 Ağustos bu isyanın adıdır. Bunun öncesi de var kuşkusuz ve fakat bunun öyküsü çok uzun. Özetle belirtmeliyim:

Bu öykü 1970’li yıllara dayanır. Başkan Apo’nun doğuşu ve gelişim süreci, dünyadaki devrimci dalga ile birleşince, Kürt halkı için, binlerce yıl sonra kölelikten ve esaretten kurtulma umudu doğdu.

 

PKK bu umudun adıydı.

Ne olacağı pek belli değildi. Apocular, önceleri küçük bir gruptu. Ne halk ne de devlet, kimse onları ciddiye almıyordu. Sıradan, geçici bir gençlik, “öğrenci - talebe hareketi” olarak görülüyorlardı.

Evet, grup küçüktü ama üyelerindeki çoşku, istek ve heyecan çok yüksekti. Dönemin az sayıdaki militan kadro gücü, kendisini Kürdistan’ın özgürlüğüne adeta kilitlemişti.

Dünya nimetleri kimsenin umrunda değildi.

Amaca kilitlenme mükemmeldi.

Küçük grup, kısa sürede büyüdü. 1979’un sonlarına doğru gelindiğinde, Kürdistan’ın birçok şehri (Kuzey Kürdistan’ın), kasaba, köy, okullar, iş yerleri, mahalle ve sokaklar Apocu grubun hakimiyet alanına girdi.

Ve fakat tecrübemiz zayıftı.

Dönemin gençleri olarak, dünya gözümüzde toz pembeydi. Bu durum bizi aşırı özgüven ve açık çalışma tarzına itti. Düşman gerçekliğini doğru analiz edemedik, “kimse bize bir şey yapamaz” havası içersindeydik.

 

Zorlu yıllar

1980 yılının hemen başlarında, Türk devleti bütün gücüyle üzerimize gelince, yüzlerce kadro, sempatizan, binlerce yurtsever halk tutuklandı. Bunlar arasında parti merkez komite üyeleri, bölge temsilcilikleri ve yerel komite üyeleri de bulunuyordu. Geriye kalan yaklaşık yüz - yüz elli kadar arkadaş grubu Lübnan sahasına çıkmak zorunda kalmıştı.

Bin yıllık özgürlük rüyası bitiyor muydu?

Zorlu yıllardı. Özgürlük tarihimizin bu yıllarını detaylandırmak bu yazının konusu değil. Fakat bazı önemli hususları belirtmek gerekiyor.

Birincisi, Lübnan sahasında bulunan kadroların bir kısmında umutsuzluk ve inançsızlık gelişiyor.

Halka verilen sözler unutuluyor.

“Ülkeye geri dönemeyiz, bu intihar olur!”

“Silahlı mücadeleyi başlatmak mümkün değil” vb.

1981 yılında parti içinde ilk kez bir örgütsel kriz baş gösterir. Semir ve Fatma tasfiyeciliği bu krizin önemli nedenidir. Ve fakat önderliğin ısrarlı çabaları ve mücadelesi ile bu tasfiyecilik boşa çıkartılır. Kongrede, ülkeye dönüş ve silahlı mücadeleyi başlatma kararı alınır. Bu karar olmasa, 15 Ağustos olmayacaktı.

İkincisi, içerde kalan ve çoğunluğu zindanda olan arkadaşların işkencelere karşı yürüttükleri direniş oluyor.

1980’lerin hemen başlangıcında dışarı ile olan ilişkilerimiz kesildi. Ailemizle görüşme yasağı getirildi.

Bize “ya teslim olacaksınız, ya da öleceksiniz” denildi. Dışardan ne bir ses, ne bir ışık!

 

İyi direndik

Faşist askeri cuntaya karşı tek çare direnmekti.

Çıplak yürekle direnilecekti. Doğrusu iyi de direnildi. Arkadaşlar iyi direndi.

Özellikle 14 Temmuz büyük ölüm orucu eylemi, 15 Ağustos Atılımı’nın yolunu açtı. O günlerde Mahsum Korkmaz (Egîd) arkadaş Önderliğe “Başkanım, zindanda arkadaşlar ard arda şahadete ulaşıyor, biz hala neyi bekliyoruz?” diyor.

15 Ağustos’a böyle gelindi.

Eylem belki küçük bir şehrin, Eruh’un baskınıydı ama siyasal ve toplumsal sonuçları çok büyük oldu.

Yeni bir tarih yazılacaktı. Ellerimizde yeniden yaratılacaktı herşey.

15 Ağustos, sömürgecilerin çok haksız ve zorba bir biçimde ellerimizden aldıklarını, yine devrimle, zor ile tekrar geri alınmasının adı oldu.

 

İlk kurşun sıkılmıştı

İlk kurşun sıkılmıştı. Bu yolun geri dönüşü yoktu. Tarihte, çok ezilen, çok acı çeken halkımız, yeni bir yaşama geçecekti. Bunu fazlasıyla hakediyordu.

Bugün yeniden yaratılan özgürlük bilinci, ulusal birlik, şimdi Kürdistan’ın her alanına yayıldı ve kimi yerlerde somut ifadelere de kavuştu. Öyle ki, artık partinin kuruluş sorunlarını değil, yeni ve özgür demokratik ulus, toplum inşa sorunlarını tartışıyoruz. Bu büyük bir gelişmedir.

 

15 Ağustos’ta tutsaktım

15 Ağustos 1984 günü ben, Diyarbakır 5 no’lu cezaevindeydim. Son direnişimiz 1984 kışında, tek tip elbise giyme kuralına karşı yürütüldü. Yıllarca süre gelen direnişler sonucunda, bazı temel haklarımızı elde etmiştik. Hücre sistemi büyük ölçüde dağıtılmıştı. Bazı arkadaşlar hücre bölümünde kalsa da, normal “koğuş” denilen odalara geçilmişti.

Ben o dönemde hücrelerden, yirmi beş kişi kapasiteli bir koğuşa gittim. Devrimci Ozan Şehit Ali Temel arkadaş da yanımdaydı. Siyah-beyaz ekranlı bir televizyonumuz vardı. TRT’den her zamanki gibi gece haberlerini izliyorduk. Spiker ilk haberi şöyle duyurdu:

“Bu akşam saatlerinde, silahlı bir grup eşkıya Siirt’in Eruh ilçesini bastı!” Haber devam ediyordu fakat biz durumu anlamıştık. “Bunlar bizimkiler” dedik.

O gece hiç yatmadık

Sevincimiz büyük oldu. Nihayet !...

O gece hiç yatmadık.

Seviniyoruz ama bir yanda da endişeliyiz. Direnişler yeni bitmişti, kazanılmış hakları geri alabilirlerdi. Nihayetinde ellerinde esirdik, onlar da burada, bize bir baskında bulunabilirlerdi. Fakat bunlar hiç sorun değildi.

Gerilla yaptığını yapmıştı, uzun yıllardır böyle bir haber bekliyorduk. Bundan sonrası ne olacaksa olsundu.

O gece elbiselerimizi çıkarmadık.

Ayakkabı bağlarımızı sıkıca bağladık. Terlikle pijamayla direniş olmazdı. Ani bir koğuş baskınına hazırlıklı olmalıydık.

Hazırlıklıydık fakat çokta rahattık.

Dört yıl boyunca bize vahşice işkenceler yapılmıştı. O zaman dışarıda gerilla eylemi mi vardı ? Hayır, hiçbir şey yoktu. Derin bir çaresizlikten başka... Gerilla eylemlilikleri çok önceleri olsaydı, belki de içerde bize bu kadar yüklenemezlerdi.

Anlaşıldı, gerilla daha önce vurmalıymış

Nihayet sabah oldu.

Koğuş kapımız aniden açıldı. Bir subay içeri girdi. Yanında bir asker “hazır ol”’da duruyordu. Bu durum herhangi bir baskına işaret değildi. Koğuş baskınlarını biliyorduk, böyle olmazdı. Asker gardiyanlar, bir hayvan sürüsü gibi, ellerinde jop ve kalaslarla içeriye doluşup tutsakları dövmeye başlarlardı.

Bir subay, bir asker, işkence için bu biçimde asla içeri giremezlerdi. Başka birşey olmalıydı.

Biz durumu anlamaya çalışırken Subay: “çocuklar nasılsınız?” dedi.

Bilinen hitap tarzları!

Hayret!

Bunlar bizi hiç sormazdı. Ne oldu acaba?

Sessiz kaldık. Subay devam etti: “Bir ihtiyacınız var mı? Kantinden bir şey istiyor musunuz” dedi ve yumuşak, nazik ifadelerle koğuştan ayrıldılar.

Anlaşıldı.

Gerilla daha önce vurmalıymış!

Biz tutsaklar birbirimize bakarak gülümsedik.

Biz baskın beklerken, hiç o güne kadar olmayan bir şeyle karşılaştık. Nezaket. Önceleri ana-avrat küfürlerle içeri doluşanlardı bunlar.

 

Ali Temel coştu

Sonraki günlerde, Ali Temel arkadaş coştu. Yeni şiir ve şarkı sözleri hazırladı. Ben biraz edebiyatla ilgilendiğim için, yazdıklarını önce bana gösteriyordu. “Güzel”, “evet, iyi olmuş” dediğimde çocuklar gibi seviniyordu. Şimdi dinlenilen bir-kaç mükemmel eserini o koğuşta o günlerde hazırlamıştı.

15 Ağustos hamlesi, doğrusu hepimizde yeni bir yaşam coşkusu ve heyecanı yaratmıştı. İçerde pişmanlık duyanlar, yılgınlığa ve umutsuzluğa düşenler hızla kendilerini toparladılar. Dışarıda önce ailelerimiz ve halk, ürkek, ikircikli yaklaşımlarını terk ettiler. Kafalardaki korku karakolları, dışarıdaki korku dağları birer birer yıkılmaya başladı.

 

Egîd arkadaşla bir kaç anı

15 Ağustos’u değerlendirirken Egîd arkadaştan söz etmemek olmaz.

15 Ağustos eylemenin komutanı, kahramanı Mahsum Korkmaz (Egîd) arkadaşla, Batman’da çok önceleri tanışıyorduk. Zaman zaman merhabalaşsak ta bu öyle yakın bir tanışma değildi. 1970’li yıllarda Batman, Siirt’e bağlı küçük bir ilçeydi. Herkes birbirini biraz tanıyordu, özelikle gençlik birbirine daha yakın duruyordu.

Mahsum arkadaşla 1977 yılının bir sonbahar günü Batman çarşısında tesadüfen karşılaştık. Merhabalaştıktan sonra, herhangi bir çay bahçesinde birlikte bir çay içebilirdik.

“Hayır” dedi. “Seni liseliler derneğine götürmeliyim. Orada çay içeriz” dedi. Mahsum arkadaş belli ki, dışardan haberim olmadan, beni biraz araştırmış. Mersin yatılı öğretmen lisesini bitirmiş, Batman’a geri dönüş yapmıştım. Okul yıllarında sol-devrimci fikirlerle tanıştım. Sol-klasikleri okuyordum, ilgim vardı. Bütün bunları duymuş olmalı.

Batman’a geri döndüğümde, Kürt sol-gruplar ayrışmış, herkesin safı artık biraz belli olmuştu. Ben, bu oluşumların dışında kalmıştım. Apocu gruptan söz ediliyordu. Mahsum’un da o grup içinde yer aldığını, aktif bir üyesi olduğunu biliyordum.

Birlikte liseliler derneğine gittik. (LİS-DER) Dernek ikinci kattaydı. İçeri girdiğimizde eğer duvarlardaki afişler, devrimci sloganlar olmasaydı orayı da, çay ocağı sanacaktım. İçerdekiler gruplar halinde oturmuş, çay ve sigara içiyorlardı. Herkes derin bir sohbet, ateşli tartışmalar içindeydiler. Küçük dernek odası dumandan geçilmiyordu.

Önce Haki Karer arkadaşın büyük bir afişi gözüme ilişti. Afişte, Türk ve Kürt halklarının ortak kurtuluşu, Ortadoğu federasyonuna ilişkin Haki arkadaşın ifadeleri yazılıydı. Partideki duruş ve bakışı bana çok farklı geldi. İlgimi çekti.

 

Adım Keko, Kürdistan devrimcisiyim

Mahsum arkadaş “grubumuzun ilk şehidi” dedi.

Ve sonra “seni biriyle tanıştırmak istiyorum”

“Kim?” dedim.

Mahsum “sen boş bir masada otur, biz birazdan geliyoruz” dedi.

Az sonra yanında adını çok sonraları öğreneceğim Mazlum Doğan arkadaşla birlikte geldiler.

Kısa bir tanışmadan sonra, Mahsum arkadaş yanımızdan ayrıldı.

Mazlum arkadaş, önce biraz beni tanımak istedi. Sonra da kendisini tanıttı.

Adım Keko. Kürdistan devrimcisiyim. Dışardan bize “Apocu” veya “Ulusal Kurtuluşçular” deniliyor.

Biz, grubumuz için böyle tabirler kullanmıyoruz.

Temel ilkemiz, anti-emperyalist, anti-sömürgeci, anti-feodalizm’dir. Türkiye’den ayrı örgütlenmeyi savunuyoruz. Kürdistan’ın kurtuluşu içinde bir parti öncülüğünde silahlı mücadeleyi, gerilla savaşını benimsiyoruz...”

 

Kafam karıştı, gece uyuyamadım

Mazlum arkadaş, coşkuyla konuşuyordu. Kimi yerde dili tutuluyor, biraz da kekeliyordu. Sonra yine düz konuşuyordu. Ama ben, konuşmasından çok, ondaki istekli hali, heyecanı izliyordum. Bir ara Mazlum arkadaşa “diğer gruplar bizim düşüncelerimiz doğru diyorlar” dedim. Yüzüme baktı, eline bir kalem ve kağıt aldı. “Bak” dedi.

Buraya şimdi onlarca Türk solu, Kürt solu grupların adını yazabilirim. Hepsi de biz doğruyuz diyorlar. Ama birden fazla doğru olmaz. Tek bir doğru yol vardır.”

Grupların tek tek ismini yazdı.

Kafam karıştı doğrusu. Kimin doğru olduğunu nasıl bilebilirdim ki ? Tabi bunları Mazlum arkadaşa ifade etmedim. Ama o, benim ne düşündüğümü anlamıştı.

“İlgin var, okuyorsun. Doğru yolu bulabilirsin, karar senin” dedi.

Gece uyuyamadım.

O gün olanları düşündüm.

Diğer Kürt gruplarını biraz izlemiştim. İnsanı çekebilecek hiçbir özellikleri yoktu. Partileri çok ürkek ve pasifti.

Apocu grupta ise farklı bir hava vardı. Çok hızlı ve coşkuluydular. Bilemiyorum, daha samimi duruyorlardı.

Ertesi gün, tekrar liseliler derneğine gittim ve tereddütsüz Apocu gruba katıldım. Mahsum arkadaşın etkisiyle oldu bütün bunlar.

Mahsum arkadaş, gerçek bir halk kahramanıdır.

Bu salt onun 15 Ağustos eylemine komuta etmesiyle ilgili bir husus değil. Egîd arkadaşı, nerede ve ne zaman görsem, etrafında köylüler, yaşlı, orta-yaş insanlarla konuşurken bulurdum.

 

Egîd hep silahlıydı Korkusuzdu, adı gibi!

Polis, Egîd arkadaşa yaklaşamazdı. Daha doğrusu Egîd arkadaş onları yanına yaklaştırmazdı. Her zaman için silahlıydı ve polisler de bunu biliyordu.

Egîd, polislere “bana yanaşmayın” diyordu.

Egîd, varlıklı bir ailenin çocuğu olmasına rağmen, o, yaşamını Batman’ın yoksul, kenar mahallelerindeki insanlarla paylaşıyordu. “Böyle daha rahatım” diyordu.

1979’un sonlarına doğru Egîd arkadaşı Batman’dan çıkardık. Hem polis tarafından ısrarla aranıyordu, hem de Lübnan, Filistin sahasına silahlı eğitim için gitmesi gerekiyordu, parti talimatıydı.

Ama Egîd arkadaşın önce Diyarbakır’a ulaşması gerekiyordu. Trenle hareket edemezdi, Silvan üzeri oto yolu kullanacaktık. Fakat orada da bazen polis kontrol noktaları kuruluyordu.

İki taksi ayarladık. Biri önde gidecek, biz de onu belli bir mesafeyle takip edecektik. Eğer kontrol varsa arkadaki araba geri dönecekti.

Gittik. Yol açıktı!

 

Ulan be adam, günlerdir nerdesin?

Diyarbakır’da bir süre bekledik. Önce Ofis semtinde sonrasında Bağlar’da bazı yurtsever ailelerde misafir olduk. Fakat Egîd arkadaşın gidişi gecikiyordu. Dönemin Diyarbakır bölge sorumlusu Hıdır Akbalık (daha sonra cezaevinde itirafçı oldu) haberi almasına rağmen bizimle görüşmeye gelmedi. Yazışma, not yoluyla “beklediğimizi” belirtiyorduk. Sonunda Egîd arkadaşın sert ifadeleri kaleme aldığı bir nottan sonra geldi.

Egîd arkadaş, parti işleyişini bir kenara iterek: “Ulan be adam, günlerdir nerdesin?” dedi.

Hıdır sapsarı kesildi. Zaten biraz sarı biriydi. Yüzü kızardı ama tek kelime edemedi.

Egîd arkadaşı Diyarbakır’da bıraktım ve ben Batman’a geri döndüm. Sonradan öğrendim ki, Mardin üzerinden yurtdışına çıkış yapıyor.

Egîd arkadaşla anılarım ve Egîd arkadaşın kişilik özellikleri çok fazladır. Yazının içeriği sebebiyle bunları çok kısa tuttum. Yoksa Egîd arkadaş ne satırlara ne de yüreklere sığabilir. Şehitlerimizi kim yeterince anlatabilir ki?

 

Herekol dağına çıktım

Cezaevinden tahliye olduktan sonra gittim 15 Ağustos eyleminin planlandığı Herekol dağına çıktım, oraları gördüm.

Herekol dağı bir harika !

Muhteşem bir yer. Kimi kayalıklar arasında birikmiş kar yığınları, buz gibi suları, yemyeşil çimenleri, yüzlerce çiçek ve ot türü, kaynak sular ki, bunların bazıları hafif tuz bırakıyor. Uzun tüneller, mağaralar, küçük tepeler, vadiler. Herekol tam bir cennet.

Yazın, gündüzleri çok sıcak, geceleri de soğuktur. Ateş yakmadan, battaniye kullanmadan, oralarda yatmak mümkün değil.

Herekol dağı, Şırnak’ın hemen arkasında, Pervari’ye biraz daha yakın. Eruh’a biraz daha uzak bir yerde. Aşağısında Besta Tepeleri, Besta’nın düzlük alanları, akan dereleri... Herekol’dan bütün bir Botan’ı izlemek mümkün.

15 Ağustos eylemi, Herekol dağında planlanıyor. Yirmi-yirmi beş kişilik, bir takım güç, kendilerini aşağı Eruh şehrine bırakıyorlar. Eylemden sonra, sabah doğru da, yine aynı yere, Herekol dağına ulaşıyorlar.

Uzun cezaevi yıllarından sonra Herekol’u görmek, orada bir süre kalmak, benim için bir şanstı. Her Kürt insanının Herekol’u görmesini isterim doğrusu.

Daha da doğrusu, ilerde oraya bir müze kurmak, geleceğin ütopyası olsun.