1789 Fransız Devrimi ile "Eşitlik, kardeşlik, özgürlük" şiarının yükseldiği bir dönemde şairler ve aydınların öncülüğünde devrim ruhu bütün Avrupa’ya yayılıyordu! Feodal ağalar, krallar, din adamları açık açık eleştiriliyor, baskı ve sömürüye karşı direnişler yükseliyordu. 

1832 yılına gelindiğinde onlarca parçalardan oluşan bugünkü Almanya’nın Hambach kentinde "Hambach Şöleni" adı altında 25.000 insan bir araya geldi. Her birkaç kilometrede vergi alınan gümrüklerin kalkmasını, ortak bir vatanın kurulmasını, eşitliği, kardeşliği ve özgürlüğü istiyorlardı. Devrim hayalleriyle uyanan halklara yönetenlerin cevabı sert oldu: Devrimci öğrenciler, öğretim üyeleri tutuklandı, hapise atıldı, genel bir sansürle gazeteler susturuldu. Yeni gelişmekte olan gazetelerin böylece sesleri kesilmiş oldu. Yine de bütün baskılara rağmen sosyalist düşünceler, devrim hayalleri canlanmıştı ve tekrar susturulamayacaktı!

Avrupa’da devrim ruhu canlanmış, çeşitli şehirlerde direnişler ortaya çıkmıştı. Aristokrasinin ve dini baskının karşısına özgür insanın aklı ve duyguları dikilmiş, feodal sömürünün hesabını sormaya gelmişti. Kralın askerleri her yerde direnişleri zorla bastırdılar. Fransız Devrimi'nin ateşi yönetenlerin saraylarını yakmaya başlamıştı. 

Devrimci düşüncelere sahip olanlar "şüpheli" sıfatıyla tutuklandılar. Bunun dışında komşu komşuyu ihbar etti, her yerde muhbircilik, ihbarcılık hortladı. 

Tam da böyle bir dönemde, tarih yaprakları 1834 yılını gösterdiğinde, genç bir devrimci ortaya çıktı: Georg Büchner! Bu genç devrimcinin yazdıkları bildiri şeklinde elden ele dolaşıyordu:

"Zenginlerin hayatı uzun bir Pazar günü gibi. Güzel evlerde oturuyor, alımlı kıyafetler giyiyorlar. [...] Fakat halk onların önlerinde tarlada gübre gibi yığılmış.[...] Zenginler çiftçilerin buğdaylarını alıp onlara anızı bırakıyorlar. [...] Çiftçilerin hayatı uzun bir iş günü gibi; zenginler tarlalarını yiyor, [...] çiftçinin teri zenginin sofrasına tuz oluyor.[...] Ve hükümet, bunun devletteki düzeni sağlamak için gerekli olduğunu söylüyor.[...]İnsanlar düzen içinde yaşamak için tarla atı ve hayvan yerine konuluyorlar. Düzen içinde yaşamak açlıktan ölmek demek!"

Bildirinin başında ise bugüne dek uzanan o ünlü slogan kocaman puntolarla haykırıyordu: "Saraylara savaş! Evlere barış!"

İstediği 400 milletvekiline ulaşamadığı için son dört ayda 600 insanın canına mal olan yine başka bir Saray'ın özel hırsı ve savaşıdır. Sarayın bizi getirdiği son nokta ise bu: Acılarda ortaklaşamamak! En son Ankara Katliamı'ndan sonra sosyal medyada "Oh olsun!" ve Konya’da oynanan milli maçın başında saygı duruşunu tekbirler ve "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" diyerek protesto edenler son varılan durumunun vahimliğini bize göstermiyor mu? 

Artık sona gelindi. Ya ezilen, sömürülen, baskı altına alınan, düşünmemiz ve soru sormamız bile yasaklanan bizler, halklar, emekçiler, ezilenler barış, kardeşlik, eşitlik ve özgürlük çağrılarıyla Saraylıların faşist zihniyetlerini, onların katillerini yenip kardeşçe, yan yana, iç içe yaşadığımız özgür bir ülke yaratacağız ya da hep birlikte yıkılan bir ülkenin enkazları altında kalacağız!

23 yaşında hayatını kaybeden sosyalist Georg Büchner’in 200 yıl öncesinden bize ulaşan devrimci çağrısı yankılanıyor meydanlarda: "Saraylara savaş! Evlere barış!"