“Yazmak” der J.P. Sartre o meşhur ‘Edebiyat Nedir?’ adlı kitabında, “bağlamaktır.” Ve ekler: 

“Bir yazar tüm insanlar için yazdığına göre, bir kez yazmaya başladı mı ister istemez bağlıdır artık.” Sartre’a göre bağlanan kişi bir tür duruş sergilemelidir. Bu yazarın onursal duruşudur. Yani iktidara yaranmak ya da küçük hesaplar için onurunu kurban etmemelidir.


Önce 'söz' vardı, der kadim kitaplar. Önce söz vardı. Günümüzde bunun giderek değişime uğradığını sanırım söylemek mümkün. Önce söz vardı; ama artık yazı var. Sözün değerini yitirip, içinin boşaltılıp sadece kabuğunun kaldığı bir kurgusal dünyada yaşıyoruz. Çünkü sözün onurunu kirlettiler. Günlük hayatta verilmiş sözlerin değerinin pek de geçerliliği kalmadığını içimizi eze eze bize dayattılar. Bunda kısmen başarılı olduklarını söylemek gerekiyor. Bu nedenle artık önce söz vardı söyleminin herhangi bir masalın avutucu ninnisi gibi anıldığı ve pek de üzerinde durulmadığı gerçeğini görmekteyiz.

    Artık yazı var. Güzel, tatlı ve aynı zamanda insana her an farklı dünyaların kapısını açacakmış gibi bir his oluşturan bir cümle. Ama hangi yazı?

   Günümüz yazını ya da yazın dünyasının büyük bir bölümü, iktidara yaranmak için içini boşalttığı 'sözü' beyaz kağıtlar üzerinde iktidara sunmaktadır. Ve buna 'edebi yazı' deyip işin içinden bir çırpıda sıyrılmaktadır. Bunun herhangi bir onursuzluk veya haysiyetsizlik olup olmadığına bakılmaksızın teşvik edildiğini bile söylemek mümkün. Hatta bunu daha yükseğe taşımak için bu tür kalemşorlerin yalan, iftira, başkalarının fikirlerini çalmaktan geri durmadıklarını da görmekteyiz.  

    Bir yazının nelere mal olabileceği herkes tarafından malumdur. Beyaz kağıt üzerinde arka arkaya getirilmiş birkaç 'simge' kalem ya da klavye dokunuşlarıyla masa başlarında oluşturulmuş planlar… Büyük olaylara, insanların kaderlerini belirleyen ölüm kararlarına, toplu kıyım emirlerine, bir coğrafyanın yerle bir edilmesine, talan ve daha sonra uzun bir dönem insanların belleklerinden asla silinmeyeceği derin yaralara neden olmaktadır. Halbuki başlangıçta hayali bir fikirken, beyaz bir kağıt parçasında hayat bulur. Ve bazen dünya savaşlarına yol açabileceği gibi bazen de o kağıt parçası dünya savaşlarına son verir.  

    Bu sadece günümüzün bir sorunu değil elbette. Tarih boyunca sözün ve yazının onurunu korumak için iyi yürekli yazarlar olduğu gibi, bunu tekeline almaya çalışan iktidar yanlısı yalaka yazarlar da olmuştur. Ama hiçbir dönem yaşadığımız bu çağdaki gibi yazının onuru kirletilmemişti.

  Günümüz teknoloji aletleri, bilişim dünyası, sosyal medya ağları, dijital baskı süreli yayınları, televizyon ve daha nice haber alma siteleri, bu kirlenmenin en üst düzeyini yaşamaktadır. Kirlenmenin arka bahçesinde ise elbette iktidara yaranmak yatmaktadır. Satılık kalemşor yazarlar yazdıklarının reklam ve dijital aldatmacalarla satılması ve iktidarın algı mühendisliğini gerçekleştirmesi için sırtını iktidara dayamanın yegane güç olduğu mantığından hareketle acımasızca ve hızlıca bu kirlenmeyi derinleştirmektedirler.

  İktidara bulaşan her şey kirlenir. İktidar, doğası gereği kendine bulaşan her şeyi eninde sonunda kendine benzetir. Üzerinde tahakküm kurduğu kitleleri etkisizleştirmek için tüm gücünü kullanır. Etkisizleştirip tekeline almak, farklılıkları ortadan kaldırmak, tek tipleştirmeyi dayatmak ve kontrol alanını genişletmek için her yola başvurur. Kimi zaman fiziki güçle; yani öldürme, yakıp yıkma ile bunu yapar. Kimi zaman da kitlelerin algılarını sadece bir yere kanalize etmekle bunu yapmaya çalışır. İktidara yaranmak için hazır olda bekleyen kalemşorler için bu havalar bulunmaz fırsatlardır. En rahat yoldur bu. Ve aynı zamanda kendini en yüksek fiyata satabileceği bir ortamdır da.

   Yazan kişi beraberinde bir duruşu da getirir. Onur ve vicdanın toplamı olan yazarlık duruşudur bu. Bireysel olduğu kadar toplumsal bir duruştur bu. Öncelikle bireyseldir elbette. Çünkü bireysel olarak yazarın içine sinmemiş her fikir ve her duygu hiçbir zaman topluma mal olmayı başaramaz.

  “Yazmak” der J.P. Sartre o meşhur “Edebiyat Nedir?” adlı kitabında, “bağlamaktır” der ve ekler: “Bir yazar tüm insanlar için yazdığına göre, bir kez yazmaya başladı mı ister istemez bağlıdır artık.” Sartre’a göre bağlanan kişi bir tür duruş sergilemelidir. Bu yazarın onursal duruşudur. Yani iktidara yaranmak ya da küçük hesaplar için onurunu kurban etmemelidir.

   Bu bağlamda bağlı kişi iktidara yaranmak adına türlü kötülüğü görmezden gelirse, kalemini şahsi menfaatleri ve ait olduğu mevkinin yararına kullanırsa, iktidara sırtını dayamış olur. Bir nevi bağlanmış yazar olur. Ama onursal yazarlık duruşuna değil, iktidarın kirli işleri için alet olmaya bağlanmıştır.

    İktidara sırtını dayamış bir yazar, özgür olamayacağı gibi vicdani de olamaz. Nihayetinde bağlı olduğu kaynağın kendisi yazının özgür varoluşuna terstir.