Gençliğimizde, Demirel "Türk sistem"inin tepesinde oturuyordu. Kendisi de iş gücünü, beynini kiraya vererek geçinegelen bir “emekçi" ama, işçilerin sahip olduğu haklara düşmanca kinliydi.

Grev hakkını bile “gomonost işi" olarak görüyor, elindeki polis gücünü, 1930’lar Amerikasındaki gibi, grev kırıcı baskı unsuru olarak kullanıyordu.

Dünyanın her yerinde yadırgı olan haller, Türk tipi yaşama biçiminde hayatın normaliydi. İşçilerin özgürlük savaşçısı olması gereken, en büyük işçi kuruluşu Türk-İş, bugünkü iktidar hizmetkarı sendikalar gibi, sınıfsal haklara karşı Demirel düzenine bel veriyor, Ankara’nın Tandoğan meydanında, tarihin en büyük sol karşıtı gösterilerinden birini düzenliyordu.

Yine Türk toplumu için “yadırgı olmayan" bir durum ile Demirel, tıpkı bugünkü gibi en büyük desteği emekçilerden alıyor, bu sayede çıkar yerini pekiştiriyor, gemisini sür-git ediyordu.

Sol muhalifler ona inat gibi yaparak, bir bakıma “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla" demeye getirerek, ortalığı “işçi sınıfı" haykırışlarıyla dolduruyor, bizler de, “emekçiler iktidara gelecek, soygun, sömürü düzeni bitecek" girişiyle haberler yazıyorduk.

Sınıfsallığın bilinç aydınlanması, iktidarların ise kurulu düzene bekçilik etmekle görevli olduklarını, zaman içinde kavrayacaktık.

Bugünkü iktidarın “uç beyleri" Erdoğan ve bütün adamları, toplumun “en dip" kesiminden geliyorlardı. Erdoğan’ın kendi deyimiyle ailesi “Pazar yeri artıkları"yla geçiniyordu. Kendisi de çocukluğunda sokak simitçisiydi.

Öteki adamları da, toplumun kendi kendileriyle “yüz-göz" olmuş ayak takımı (lumpen) idi. İşsiz, avareler, kapkaççılar, kalpazanlar…

Yakından tanıyanlarından biri, yalan-dolan kapanlarıyla da çok namlı bir AKP Kürtünü anlatmıştı:

"Babası dolmuş, otobüs çığırtkanıydı. Kazandığını içkiye veriyordu. Bu da liseye devam ediyor, okul çıkışlarında uygun bulduğu cam, pencere keşfedip taşlayarak, camcıya iş çıkarıyor, karşılığında payını alıyordu."

Bu adam, yoksuldan aldığı vergileri talan eden, yandaşlara dağıtıp kendi zenginlerini yaratan, işçilerin kalan haklarını da körelten AKP’de Türk büyüğüydü.

Demek ki sınıfsallık bilinç, bilgi beyin işidir. Ayak takımından (lumpen) bilinç doğmaz.

Dün, dünyada emeğin günüydü. Yer yüzü boyunca kazanılmış haklar, özgürlükler şarkılar, danslarla kutlanıyor, kısıtlamalara öfke boca ediliyordu.

Bir tek “Türk tipi devlet"te, bayram değil savaş havaları esiyordu.

Oy zamanı, ülke herkesindi. Erdoğan 17 yıldan beri meydan meydan gezerek, ondan bundan çalıntı şiirler okuyup emekçileri havaya sokuyor, oylarını alarak saraydan saraya akan hayatını garanti altına alıyordu.

Ama dün bir kere daha gördük ki, eşitlik de, haklar, özgürlükler de yalandan hayalet taşlamaktı. Ülke ve de bazı alanları çalışana, üretene yasaktı.

Dün, İstanbul’un Taksim meydanı düşman emekçilere yasaktı. Türk devletinin kutsalı gibi 30 bin polis ve zırhlı savaş araçlarıyla korumaya alınmıştı. Emekçiler girmesin, dans edip şarkı söyleyerek govende durmasın insana yasaklanmıştı.

Oy zamanı eşit vatandaş olan emekçi, 1 Mayıs’ta düşmandı. Taksim’e açılan yollar, lumpen iktidar tarafından geceden tutulmuş, tramvay, vapur, otobüs seferleri iptal edilmiş, 15 milyonluk şehir ev hapsine alınmıştı.

Ülke geneli de farklı değildi. Kürdistan’da uçaklar, cumhurbaşkanı damadının üretimi casus araçları, helikopterler havada turluyor, ordu ve polis parmaklar tetikte dolaşıyordu. Dünyada bayram, TC’de savaş havalarındaydı.

Ajanslar, sabah erkeden düşmana verilen zaiyata dair haberler geçiyorlardı.  

İzmir’de, gösteri hazırlığı yapan altı Kürt, İstanbul’da da Taksim meydanına sızmaya çalışan üç kişi yakalanmıştı…

Taksim, Türk devletinin kutsalıydı. 1977 yılında kutsala giren yüzbinler taranmış, panzerlerle ezilmiş, 34 kişinin katledilmiş, zafer kazanılmıştı.

Bu satırları yazılırken Erdoğan Türklüğü düşmanla cenk halindeydi.

Çalmak, soygun yapmak, yalan üstüne püsküllü bayrak dikmek lumpen için suç, dinen kabahat, günah değildi. Halkın parasını çalıp kendi hesabına yığmak, arka kalanıyla köşkler, saraylar yaptırıp döşemek demokratik haktı. Kalpazanlık, düzenbazlıkla oy hırsızlığı, gasp, oy talanı ile diktatörlük kurmak bunların dininde demokrasiydi. Kürt kırımı, Kürdistan’ın yıkımı, Erdoğan’ın can dostu terörist Gulbeddin Hikmetyar dininde de caizdi.

11 milyon kişi işsizken, onlara harcanması gereken paralar bomba olarak Kürdistan’ın tepesine boca edilmesi, hepten caizdi IŞİD dininde.

Bomba yağmuru dolarak damatlar, silah montajcılarının kasalarına akınca Türkün ülkesi kalkınmış oluyordu.

Ama emekçilerin 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkıp orada, “bu talan, bu hırsızlık, Kürtlere bunca ölüm neden?" demesi suç ve yasaktı…

Lumpenlerin iktidarı, 1 Mayıs’ta Türklerin ülkesinde de işgal gücüydü…