• Devletin ayak diretmelerine ('çerçeve yasa'nın dilinde olduğu gibi) sonuna kadar muhalefet etmeyi sürdürürken halkı cesaretlendirici yeni bir dili de inşa edebiliriz.

HEVAL TAHA

Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin yeni bir aşamada olduğunu herkes kabul ediyor. Haliyle mevcut durum itibarıyla hiçbir şey eskisi gibi değil. Zaten amaç da bu. 100 yıllık inkarcı devleti bir daha geri dönmemek üzere geride bırakıp yeni bir yaşam inşa etmek. Kürt'ün ve yok sayılan diğer tüm halkların ve inançların varlığının anayasal bir zeminde kabul edilmesi. Anayasanın yeni bir ifade biçimi bularak yeni dönemi karşılayacak eşitlikçi, özgürlükçü, adil bir içerik kazanması. Söz konusu anayasanın bu içeriğiyle herkesi tatmin edecek biçimde ortaya konulacağı yeni bir dille yazılması.

Meclis'ten son derece yüksek bir oyla geçen 'çerçeve yasa'nın belki de en büyük eksiklerinden biri bu oldu. Elbette bir ilki temsil ediyor, ancak bu yeniyi yeni bir dille ortaya koyamıyor. Oysa yasa koyucunun sürecin ihtiyaçlarına uygun yeni bir dil bulması gerekiyor. Yeni yaşamın ruhu ancak yeni bir dille oluşturulabilir.

Aynı durum bizim için de geçerli değil mi? Sadece 100 yılı aşan “Cumhuriyet” pratiğini ele alırsak sürdürdüğümüz muhalefetin müktesebatının son derece güçlü bir dili olduğu muhakkak. Bu öyle sıradan gündelik bir dil de değil. Siyaset dilinden gazeteciliğin diline, hukuk dilinden sokaktaki slogana kadar hayatın her alanında oluşturulmuş bir dil. Bu muhalif dilde ısrar eden herkes, bir biçimde gadre uğradı. Hapis yattı, işkence gördü, sürgün edilenler oldu. Kolay değil, uğrunda bedel ödenmiş bir dildir muhalefetin dili. Dil, zihinsel devrimin çıkış noktasıdır. Kürt Özgürlük Hareketi, o güne kadar Kürt siyaseti tarafından kullanılmasında beis görülmeyen “Türkiye Kürdistanı, Irak Kürdistanı, İran Kürdistanı” yerine Kuzey Kürdistan, Güney Kürdistan dediğinde büyük bir zihinsel devrimi başlattı.

Sayın Öcalan, ilk kez “Kürdistan sömürgedir” dediğinde sarsıldığını söylüyor. Öcalan’ın, PKK’nin 12. Kongresi için kaleme aldığı ve Serxwebûn’un 521’inci son sayısında yayınlanan 21 sayfalık yazısında, “Ben 52 yıl 1 ay 4 gün önce ‘Kürdistan Sömürgedir’ diyerek yola çıktım. Bunu dile getirdiğim zaman bayıldım. Bu benim için zor bir keşifti. Ağzıma almaktan bile çekiniyordum. Bir-iki arkadaşa anlattığımda adeta bayıldım. Oradan bugüne geldik. Sözün gücünü küçümsemeyin. Söz hakikatle buluştuğunda çok etkilidir, yaratıcı, yürütücüdür” diyor.

Dil, böyle sarsıcı kişisel bir devrimdir. Öcalan, bu belirlemesiyle yerleşik düzeni de sarstı. Bu da dilin eyleme dönüştürülme gücü olarak silahlı mücadeleyi başlattı. Bugün de barışı inşa etmek üzere yeni bir paradigma inşa ediyor.

Dil, yalnızca dünyayı ifade etmenin bir aracı değil, aynı zamanda onu anlamlandırma ve kurma biçimimiz. Dünyayı nasıl gördüğümüz, hangi kavramlarla düşündüğümüz ve neyi anlamlı kabul ettiğimiz, içinde bulunduğumuz söylemler tarafından şekillendiriliyor. Söylemler, böylece yalnızca belirli düşünceleri dile getirmiyor; aynı zamanda neyin 'normal', 'doğru', 'yanlış' ya da 'kabul edilebilir' olduğunu belirleyen bir çerçeve kuruyor.

Egemenler açısından düşünüldüğünde dil, iktidardan bağımsız değildir. İktidar, yalnızca yasalar, kurumlar ya da açık baskı yoluyla değil, hangi bilgilerin doğru kabul edildiğini ve hangi davranışların meşru görüldüğünü belirleyen söylemler aracılığıyla da işler. Bireyler, çoğu zaman bu söylemlerin dışında düşünmekten ziyade, onların sunduğu anlam dünyası içinde düşünür, konuşur ve davranırlar. Böylece toplumsal normlar, yalnızca dışarıdan dayatılan kurallar olmaktan çıkar; bireylerin kendilerini ve başkalarını değerlendirme biçimlerinin bir parçasına dönüşüyor.

Bu noktada dil, söylem, iktidar ve toplumsal diğer kesimler arasındaki ilişkide özellikle önem kazanır. Başta ırkçılık olmak üzere toplumsal cinsiyet de dil ve söylemler aracılığıyla sürekli olarak üretilen ve yeniden anlamlandırılan bir gerçekliktir. Kadınlık ve erkeklik hakkında hangi davranışların 'doğal', 'uygun' veya 'normal' kabul edildiği, belirli söylemler aracılığıyla şekillenir.

Bu açıdan bakıldığında, dünyayı anlamlandırma biçimimiz ile dünyadaki iktidar ilişkileri birbirinden ayrı düşünülemez. Sözcükler, gerçekliğin sınırlarını da çizer. Neyin söylenebileceği, kimin konuşabileceği ve hangi söylemlerin geçerli bilgi olarak kabul edileceği, toplumsal yaşamın görünmez iktidar ilişkilerini açığa çıkarıyor.

Elbette devletin bu manadaki ayak diretmelerine (ilgili yasanın dilinde olduğu gibi) sonuna kadar muhalefet etmeyi sürdürmeliyiz. Bunu yaparken gerçek muhatapları da yani halkı cesaretlendirici yeni bir dili inşa edebiliriz. Hantal, kaba devlet aygıtı dönüşüm konusunda ayak diretmeye devam edecektir. Bakın AKP’li İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan, Kürdistan’da kurulan gerilla taziyelerini kast ederek, “Taziye varsa ilk günlerdir. Olmadı üç gün, yedi gün, kırk gün olsun. Üç sene sonra, beş sene sonra taziye mi olur?” diyebiliyor. Bırakın ortak bir barış dili oluşturmayı, karşısındakinin acısını paylaşmaktan uzak bir devlet kabalığı. Bu süreci kavramaktan uzak, insani değerleri hiçe sayan dilin, halklara hiçbir faydası olmadığı ortada.

Geniş halk kesimlerini barış dili konusunda cesaretlendirebiliriz. Hedef, yerleşik tekçi devlet anlayışını değiştirmek; onun yerine halkların kendini özgürce ifade edebileceği garantilerin anayasa yoluyla oluşturulduğu yeni bir yapı inşa etmekse bu yeni dile ihtiyaç var. Savaşın muhalif dilinin yerine inşa sürecinin yeni muhalif dili oluşturulmalı. Tıpkı Kürdistan'da kurulan taziyelerin bir dönemin sona erdirilip yeni bir sürecin başlangıcında acılarımızla bir yüzleşme olduğu kavranamazsa yeni bir dönemin başlatılamayacağı gibi. Gerçek manada bir yüzleşme yaşanmadan da yeni bir dil inşa etmek mümkün görünmüyor. Hafıza bir yere takıldıysa toplum, kelimeleri, kavramları yaşananlardan çıkardığı sonuçlarla yeniden tanımlayamazsa geçmişe saplanıp kalma olasılığı çok yüksektir.