• Tarih yeniden bir fırsat sunuyor. Nasıl değerlendirileceğini ise yalnızca siyasal aktörlerin kararları değil, toplumların tarihsel sorumluluk karşısında geliştireceği siyasal irade belirleyecektir.

RIZGAR ZAG

Yeni dönemin gerçek sınavı, silahların susmasından sonra siyasetin konuşabilmesidir. Siyasetin konuşabilmesi için de siyasal alanın genişlemesi gerekir.

Korkunun yerini güven, inkarın yerini tanıma, dayatmanın yerini müzakere almalı. Güven, yalnızca tarafların birbirlerine yönelik iyi niyet beyanlarıyla oluşturulamaz; kurumsal mekanizmalara ihtiyaç duyar. Hukuk devleti, bağımsız ve etkili yargı, demokratik siyasal katılım, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı ve eşit yurttaşlık gibi ilkeler, bu güvenin kurumsal zeminini oluşturur.

Dolayısıyla yeni dönemin başarısı, yalnızca tarafların birbirlerine ne kadar güvendiğiyle değil, güveni sürekli ve kurumsal hale getirecek demokratik mekanizmaların ne ölçüde oluşturulabildiğiyle de ilgilidir. Türkiye'nin önündeki tarihsel imkan burada ortaya çıkıyor:

* Çatışmanın ürettiği siyasal dili aşmak.

* Tekçi yurttaşlık anlayışını çoğulcu demokrasi perspektifiyle yeniden düşünmek.

* Devlet ile toplum arasındaki mesafeyi azaltmak.

* Farklı kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebilecekleri demokratik bir hukuk düzeni oluşturmak.

* Geçmişin acılarını geleceğin düşmanlıklarına dönüştürmemek.

Bütün bunlar mümkün olduğunda barış yalnızca bir çatışmasızlık hali olmaktan çıkacak ve yeni bir toplumsal sözleşmenin zemini haline gelecektir.

Tarih, bazı dönemlerde toplumlara seçeneklerden çok sorumluluk yükler. Bugün Türkiye böyle bir tarihsel eşikten geçiyor. Geçmişin çatışma dili ile geleceğin demokratik toplum perspektifi arasında bir geçiş alanındayız. Bir tarafta yılların biriktirdiği acılar, güvensizlikler ve korkular var. Diğer tarafta ise yeni bir siyasal ve toplumsal başlangıç ihtimali bulunuyor.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca “Ne oldu?” değildir. Asıl soru şudur: Bundan sonra nasıl bir toplum kuracağız? Çatışmanın mirasını gelecek kuşaklara mı aktaracağız, yoksa bu mirası demokratik bir toplumsal sözleşmenin kurulması için dönüştürebilecek miyiz?

Bu, yalnızca Kürt halkının vereceği bir yanıt değildir. Türk toplumunun, devletin, Meclis'in, siyasi partilerin, aydınların, kadınların, gençlerin, emekçilerin ve bütün toplumsal kesimlerin yanıtıdır.

Kürt halkının tarihsel sorumluluğu, kendi özgürlük mücadelesinin ortaya çıkardığı tarihsel ve siyasal deneyimi demokratik toplumun inşasına dönüştürebilmektir.

Devletin tarihsel sorumluluğu ise güvenlik merkezli devlet aklını aşarak hukuk, demokrasi ve eşit yurttaşlık temelinde yeni bir siyasal yaklaşım geliştirebilmektir.

Toplumun, tarihsel sorumluluğu da farklılıkları bir tehdit olarak değil, ortak geleceğin kurucu unsurları olarak kabul edebilmektir.

Bütün bu sorumlulukların kesiştiği temel mesele ise aynıdır: Çocuklarımızın geçmişin savaşlarını miras almak zorunda kalmayacağı bir gelecek kurmak.

Belki de gerçek tarihsel cesaret tam olarak burada başlıyor. Savaşmak, insanlık tarihinin en eski siyasal reflekslerinden biridir. Asıl zor olan, düşmanlıkların ve çatışmaların içinden ortak bir gelecek çıkarabilmektir. Bugün Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tarihsel mesele de budur.

Barış, birbirinin varlığını tanıyan halkların aynı geleceğe birlikte bakabilmesidir. Demokratik toplum ise bu ortak geleceğin yalnızca siyasal adı değil, onu mümkün kılacak toplumsal yaşam biçimidir.

Tarih bize yeniden bir fırsat sunuyor. Bu fırsatın nasıl değerlendirileceğini ise yalnızca siyasal aktörlerin kararları değil, toplumların tarihsel sorumluluk karşısında geliştireceği siyasal irade belirleyecektir.