
Çocukluğumda Amed’in Bağlar’ında, evlerin duvarlarında devrime dair yazılar vardı ve ağızdan ağıza Diyarbekir zindanında yaşatılan işkence ve buna karşı geliştirilen direnişe dair efsaneler anlatılırdı. Çocukluk, insanın mitolojik zamanıdır. Orada kulağımıza ne üflenmişse, onlar tüm ömrümüzü besleyen taze kökler gibi canlı kalır. Çocukluğum bu atmosferde geçti. Uzakta, üzüm bağlarının bitiminde yükselen gri duvarlar, tel örgüler ve bir devin silahından çıkmışçasına uçları bulutlara değen kurşundan kulelere bakarken kendimi bir nokta kadar küçük hissederim.
Amed zindanıydı bu. Bu mezardan bazen sesler yükselirdi.
Sanki yeraltından binlerce ağız, binlerce el kol ve binlerce göz o duvarların arasında yaşananları ürkütücü bir uğultuyla bizlere duyurur, o gür ses bazen dakikalarca sürerdi.
Peşmergeleri görmek
Yıllar sonra Halepçe Katliamı’ndan kurtulan peşmergeler geldi şehre. Ulusal giysiler içerisindeki peşmergeleri görmek, Özgür Kürdistan’ı görmek gibiydi. Onlara ilgiyle hayranlıkla bakardık. Yazdı hava sıcaktı. Amed yanıyordu. Peşmergeler ev ev dolaşıp buz topluyordu. Bir peşmergenin alnındaki teri silerek “Ava me pir kel e!” deyişini unutamam. O günden sonra ev ev dolaşıp onlara buz topladım. Çuvallara doldurduğum buz kalıplarını sırtımda taşıdığımdan yaz ortasında ciğerlerimi üşüterek soğuk almıştım. Eve hep sırtımdan ayaklarıma kadar sırılsıklam ıslak gelirdim.
Bir ara bir peşmerge bana Şıvan’ın kasetini verdi. O kasette “Kela kela germa havini” şarkısını dinlemiştim. Bana hala ateşten çıkan bir ağıt gibi gelir bu şarkı. Hem bu hem “Fermane” şarkısı bende tarifsiz duygular uyandırmıştı. O şarkıları dinlerken, sanki her şey vardı ama adlandıramadığım bir büyük şey yoktu. Hayatın yansıttıklarımdan çıkarsadığım bir histi bu. Sanatın-şarkıların büyüsü ve peşmergelere buz toplayarak onların biraz da olsa serinlemesini sağlamak benim için başlangıçtı diyebilirim.
Edebiyat, özgürlük bilincini estetize eder
Özgürlük, bilince ermiş doğaların pozitif uyumudur; bilince ermek ise esnek zekayla ilgilidir. Özgürlük insan zekasının esnekliği ise edebiyat o zekayı göstererek ilerletme sanatıdır. Yazmak, bu sanatın sınırlarını zorlar. Yeni bir özgürlük kültürü sistem haline getirilirken edebiyat ideolojiyi görünür hale getirir. İnsanda özgürlük bilincini geliştirmeyen, ona yeni özgürlük olanakları sunmayan metinler kullaştırıcı köleleştiricidir. Oysa edebiyat yeni bir ruh, his, duygu oluşturur insanda. Bu tam da insanın özgürlüğü yaşamasına denk düşer.
Devrim, üstü örtülerek insani öze ulaşmak, onu güncel koşullara yetecek şekle kavuşturmaktır. Edebi metinler ise bu devrimin nasıl yapıldığını tüm çelişik yanlarıyla canlandırarak anlatır. Edebiyat olmazsa, kaosu düzene evrilten enerjinin estetize edilişi nasıl gösterilecek? Edebiyat, özgürlük bilincini estetize eder. İnsan enerjisini en güzel formlara kavuşturur.
Devrim, hayatın yanlışlarını düzeltme sanatıdır. Yanlışların düzeltilmesi herkese özgürlük olarak yansır. Bu nedenle edebiyat doğruyu-gerçek olanı yüreğinden, hakikatleri gözbebeğinden göstermektir.
Edebiyat olmasaydı devrimler bu nitelikte kalıcılaşmaz, birçok ayrıntı unutulurdu. Çünkü edebiyat toplumun ruhunu ve hafızasını diri tutup güncelin ihtiyacına göre tazeler, geliştirerek üretir. Edebiyat, devrimi güncelleştiren ruhun gözüdür: Tüm zamanların canlandırıcısıdır. Daha ilk metinlerde ölümsüzlüğü arayan edebiyatın kendisinin ölümsüzlüğü bu özünden süzülür. Edebiyat, devrime abı hayat vermektedir. Özgürlüğe doğru yürürken ihtiyaç duyulan maneviyat edebiyatla üretilir.
En cesur düşünce zindanda üretilir
Yolumuzun dağ ve zindana düşmesi özgürlük arayışımızla ilgilidir. Dağ ve zindan ikisi de direnişin-dirilişin mekanı. Özgürlük yolunda karşımıza çıkan kaçınılmaz duraklar. İki mekanda zorlu, sıkıntılı fakat hakikat algısı güçlü olanlar için kendini mükemmel üretmeninde mekanı; hem çok verimli iki mekan bence – Çünkü iki yerde yanlızlaşarak içsel yolculuklar yapmaya oldukça yatkın. Edebiyat zaten hayalle, içsel yolculukla başlar. Zindan, mekan olarak darlığı ile ruhtaki evrensel potansiyeli aydınlatır; dağ ise genişliğiyle sonsuzluk duygusunu yaşatır. İki yerde ilham verir insana, olağanüstü ayrıntılar yaşatır. Edebiyatın üretilmesine malzeme sunar, ham madde olur dağ ve zindan.
İktidarlar düşünen insandan korkarlar: Ama her düşünenden değil, devrimci düşünceden korkarlar. Çünkü çöküşü devrimci düşüncenin yükselişiyle gelir. Bu nedenle bırakalım düşünen insanı hapse atmayı, onunla dayanışanı dahi içeriye atıyorlar. Düşünmenin en basit olduğu, derecelendiği dönemdeyiz. Sonlara doğru zihinsel-ideolojik çöküş yaşayan ölüm döşeğindeki sistemler düşünen insanı sevmez, itaat edeni sever. Zindanlar bu anlamda düşünsel boyutta hiçbir engelin tanınmadığı alanlardır. Özgürlüğe doğru en cesur düşüncenin üretildiği yerdir. İçeriye alınan birine, “Senin düşüncenden korkuyorum“ denilmiştir.
Yasaklayan lanetlenmiştir
Mezarların bombalandığı, insanların diri diri yakıldığı savaşın en tahripkar süreçlerini yaşıyoruz. Ve kim bilir, daha kötüsü kapıda belki. Bu arada onlarca kitap da toplatıldı. Kitabımın yasaklanması bir ayrıntıdır. Kendisi gibi düşünmeyen her şeyi yasaklayan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyet sefalettir. Kitap manevi kültürün belleğidir çünkü. Tarihte kim bu belleği yasaklamaya kalkmışsa lanetlenmiştir. Mevcut iktidar boşuna “Kitap, atom bombasından daha tehlikelidir” demedi. İktidarlar yıkılışa doğru evrildiklerinde, onları ayakta tutan sütunlar çatırdağında yıkılış korkusuyla ölümcül bir ilişki kurarlar. Bu ölümcül iklimi engellemek, hiç olmazsa geciktirmek için de her şeyi yaparlar. Kitap yasaklayan bir zihniyet ideolojik bir yenilgi içindedir. Çünkü asıl dünyayı yöneten bazı hikayelerin otoritesidir.
Murat Türk