BDP’li milletvekilleri HDP’ye katılacak diye, kıyamet koparmaya çalışanlar, felaket tellallığı yapanlar ama da çoğaldı. Acayip yorumlar var. Çoğu da akla ziyan yorumlar.

Evet, BDP’nin Kürt demokratik siyasetine katkısı, geldiği nokta ve siyasal temsiliyeti gerçekten de çok önemli. Selahattin Demirtaş-Gültan Kışanak Eşbaşkanlığı ve bütün milletvekilleri özellikle 12 Haziran 2011 seçimlerinden bu yana soluksuz mücadele ettiler. Dağlarda, zindanlarda, sokaklarda mücadele edenlerin yanındaydılar. Hem sadece dayanışma içinde değillerdi, bizzat eylemlerin içinde, direnişlerin örgütleyicileriydi. Saygıya değer bedeller de ödediler. Türkiye’deki klasik parlamenter siyaset anlayışını alt-üst ettiler. Bu çok önemli ve siyaset tarihine geçecek bir pratikti.
BDP’nin bu dönem parlamentodaki varlığının arkasında 40 yıllık Kürt Özgürlük Mücadelesinin mirası olduğunu kimse yadsıyamaz. Ama stratejik olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bu proje ile birebir ilgilenmesi ve özellikle seçim dönemlerinde Kürdistanî ve Türkiyeli demokrasi güçlerinin ortaklığını savunması gözden kaçırılmaması gereken bir durumdu. 12 Haziran öncesinde Öcalan, ısrarla “Kürtler kendi arasında birlik olmalı, demokrasi güçleri ile de ittifak yaparak seçime girmeli” demişti. O zaman da buna karşı çıkanlar vardı.
Kronik Kürt milliyetçileri “Türk solundan bir şey çıkmaz” diyordu. Kronik Türk solundan olanlar da “Kürtlerle birlik olmaz” diyorlardı. Ama 12 Haziran 2011 seçim sonuçlarında blok olarak giren Demokrasi Bloku büyük bir başarı kazanmış 36 milletvekili parlamentoya göndermişti. Tabii ki ağırlıklı olarak Kürdistanlıların oylarıyla bu başarı sağlandı. Ama bu başarının sonucu olarak Türkiye’deki siyasal gündemi etkileyen blok, kendisini daha da büyütecek adımlar atmalıydı. Çünkü Kürdistan’da devlete karşı Kürt demokratik siyaseti büyük  kazanımlara sahip. Burada geriye kalan bu kazanımların kalıcı kurumsallaştırılması ve tanınır bir statü ile taçlandırmasıdır. Bunun adı Demokratik Özerklik’tir. Demokratik Özerklik ise yerelde örgütlenmesi gereken kendisini görünür kılarak devlet otoritesi yerine halkın otoritesinin geçerli kılınması anlamına gelir.
Yani şöyle somutlarsak; BDP’nin belediyeleri kazandığı yerdeki belde, ilçe, il ve büyükşehir meclisleri kendisini Özerkliğin meclisleri olarak örgütleyebilir. BDP’nin belediye kazanamadığı yerde de halk meclisleri oluşturulabilir. Bu meclisler Demokratik Özerk Kürdistan’ın Bölge Meclisi olarak kendisini ortaya koyabilir.
Yani fiili olarak Kürdistanî bir parlamento Kuzey Kürdistan’da kendisini geliştirebilir. Bu durum Türkiye’nin kabul ettiği Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Şartı’na da uygundur. Dünyada Kürtler gibi statü kazanma mücadelesi veren diğer halklar için de öyledir. İspanya’da Bask ülkesi, Barcelona merkezli Katalan meclisi, İngiltere’de İrlanda Meclisi ya da diğer örnekler gibi olabilir. Bunun için ilahi ki milletvekillerinin öncü olması gerekmiyor. Hatta seçilen Belediye Başkanları ve Meclis üyelerinin meşruiyeti Özerk Parlamentolarda daha da büyük önem kazanmaktadır.
HDP ise Türkiye cephesini –tabii Kürdistan’ı da kapsayarak- daha etkili bir örgütlenmenin mekanı haline getirebilir. Kürtler HDP içinde kendi kimlikleri, siyasi duruşları ve ortaya koyacağı başarılarla var olabilirler. Bu Kürtlerin HDP içinde erimesi anlamı taşımıyor. Aksine Kürtlerin eski Kürtler olmadığı gerçeğini de kabul ediyorsak, Kürtler Türkiye’de diğer halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesi için öncülük rolüne sahiptirler.
Rojava’daki özerk bölge ve kantonların durumlarını da hatırda tutarak şunun altını çizmeliyiz. Örneğin eğer Kürtler, Halep, Haseki, Şam, Rakka ve diğer bölgelerde Arap halklarını da kendileri gibi örgütleyebilse ya da Araplar bu bilinçle kendisini örgütleseydi Rojava bugün kolay kolay abluka ve ambargo altına alınabilir miydi? Türkiye’nin yakın geleceğinde diyelim ki Kuzey Kürdistan’da özerklik inşası sağlandı, eğer Türkiye’nin batısında bugünkü gibi AKP-CHP-MHP gibi sağcı ırkçı yapılanmalar siyaseti belirlerse Özerkliğin önündeki tehlikeler daha çok olmaz mı? Ama bunun yerine HDP ve benzeri demokratik bir güç Türkiye siyasetinde belirleyici noktaya gelirse Kürdistan’ın özerkliği ve özgürlüğü daha çok güvence de olamaz mı? İşte bu sorular hayati ve stratejik sorulardır. Yanıtları da öyle.
Eğer devletin tekçiliği ve milliyetçi siyaset olası bir iç savaş durumuna meseleyi götürürse metropollerdeki Kürtlerin durumunu nasıl ele alacağız. Ya da tersi durumda halkların boğazlaşmasını engelleyecek demokratik bir seçeneğin örgütlenmesine niye karşı duralım ki! Kaldı ki Kürt Özgürlük Hareketinin ortaya çıkışının halkların ortaklığını esas aldığını unutmamak ta fayda var.
Bunun için bazı Kürtlerin iyi niyetli kaygılarla eleştirileri anlaşılır olabilir. Bu kaygıların daha fazla tartışarak, örgütlenerek giderilmesi gerekir. Ama her dönem Kürt siyasal hareketinin her projesine kronik karşıtlığı düşmanlık seviyesine indirgeyenleri anlamak gerçekten de zaman kaybıdır. Aslolan halkın temel değerleri ve mücadele birikimlerini yine halkların özgürlüğü için hayata geçirmektir.
İnternet sitelerinde, sosyal medyada takma isimlerle PKK ve Kürt karşıtlığını canlandırmak sadece ve sadece cahilliktir. Bu da tarihten de Kürt halkının mücadelesinden de siyasetten de bir şey anlamamak anlamına gelir.