Barış ve çözüm fikrine dair ağızlarından salyalar akıtarak ırkçılık yapan üçü beşi bir kenara bırakırsanız, kendilerini ulusalcı, Kemalist yenilerde de “T.C.”ci diye tarif eden kesimin kafası hayli karıştı son günlerde.

Amed’de kutlu doğum haftası gerekçesi ile yapılan Hizbullah damgalı miting de epey bir korku saldı bu kesime. Şeriatın ayak seslerini duyduklarını düşündüler ve öylesine afalladılar ki, içlerinden kimileri bazı TV programlarında, BDP’nin kendi deyimleri ile “laik politikalarını, sekülerizmini” kendilerine siper olarak düşünebileceklerini ima ettiler.
Selahattin Demirtaş’ın Çarşamba günü itibari ile haber bültenlerine düşen röportajı da diğer bazı gelişmelerle birleştirilerek pek çok yoruma neden oldu aynı kesimde. Özellikle, AKP’nin başkanlık dayatmasının sürecin bir şartı olarak kabul edilemeyeceği yönlü açıklaması, AKP’nin hışmına uğrayanları sözde ve çekinik söylemlerle de olsa, Kürtlere değil ama BDP’ye yaklaştırı verdi.
Epey ileri gidip BDP ile ulusalcılar arasında icap ederse bir ittifak olasılığından söz eden bile oldu.
Her duruma uygun bir söz var ya kültürümüzde, bu durum için var olan o sözü bizim taraftan bakarak “yılana düşen denize sarılır” şeklinde söylersek yerine oturur herhalde…
Kamu kurumlarının tabelalarından T.C. ibaresinin silinmesi gibi, bu kesimde korku yaratan mitingin de organizatörünün AKP olduğu, AKP’nin bölgedeki seçmenini şimdi de Hizbullah adıyla meydanlara indirdiği ve her iki olayın Kürtlere ilişkin hesabı bir yana, ulusalcı kesimde paniğe ve tepkiye yol açtığı ortada.
Sanal alemde T.C. rumuzluların sayısının söylendiği gibi dokuz- on milyon dolayında olduğu kabul edilirse, AKP’nin bu provokasyonları ile milyonlarca kişiyi belli tartışmalara ve korkulara hapsettiği söylenebilir.  
Bu olanlara oyun denilip geçilemez elbette. T.C.nin soğuk savaş döneminde Komünizme karşı dincileri, faşistleri yetiştirip kullandığı zamanları hatırlayanınız çoktur. Ne durumda olduklarına bakıp bu oyunların geç ve önemli sonuçlarına da şimdiden dikkat edilmesinde fayda var…
Ve Selahattin Demirtaş’ın sözü geçen röportajı, tam da Kürtlerin kendi iradelerini kimseye teslim etmeyeceklerine, özgürlüklerinden ve demokrasiden taviz vermeyeceklerine dair net açıklamalar içermesi açısından, tüm bu ırkçı saldırganlığa, AKP oyunları ve Kürtlerin Müslüman yanını kaşıyarak kendi safına çekme çabalarına iyi bir cevap oluşturmuş oldu…   
Süreçteki son durumsa ne yazık ki iç açıcı değil.
AKP’nin gerekli yasal adımları atmakta direnmesi, yeni anayasada temel maddelerde halen uzlaşma sağlanamaması, Kürtlerin halen bir halk olarak tanınmasına, demokratik ve özgürlükçü yaklaşımlara gösterilen direnç, Ermenilere, Rumlara, Alevilere gösterilen ayrımcı yaklaşımlar aşılmayı beklerken, gerek içerde gerek Avrupa’da bulunan toplumsal dinamiklerin, (kışkırtıcı bir söylemle) içine düştükleri bekle gör tutumu anlaşılmazlığını koruyor. Ve bu durum bir kez daha, meseleyi Newroz’a, 24 Nisan’a, 1 Mayıs’a endekslemeden, özel olarak sürece dair DAHA NE YAPMALI? sorusunu güncelliyor.