Bir önceki yazıda AKP’nin çizdiği neoliberal çerçeve içerisinde asıl ret ettiğinin Kürtlerin talepleri değil bu talepleri üreten emeğin tanınması olduğunu belirtmiştim. Türkiye’de AKP’nin bu anlayışına hakiki anlamda muhalefet etmeye ve demokratik bir toplum ve siyaset inşa etmeye en önemli aday elbetteki Kürt Özgürlük Hareketi ve dar anlamıyla “legal” alanda ise BDP. Ancak BDP’nin içinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal koşullar, onun da zaman zaman yenilenmesini gerektiriyor. Bunun hem reel politik anlamda hem de sosyolojik anlamda önemli sebepleri var.

En kestirmeden söyleyecek olursak, BDP’nin -hem Türk devletinin propagandaları, hem onun liberal üfürükçüleri dolayısıyla- Türkiye’de yaşayan ve Kürt olmayan halkların ancak kısıtlı bir kısmına seslenebilmesi bir sebep. Bir başka sebep, Kürdistan bütünlüğü ve Kürt tarihselliği içinde ittifak yapılan kesimlerle, Türkiye’de ittifak yapılabilecek kesimler arasındaki ideolojik makas. Bu makas konjonktürel olarak kimi zaman açılıyor; kimi zaman daralıyor.

Sürekli yenilenen Kürt Hareketi

Geçen yılın tamamını kaplayan tartışmalardan bildiğimiz gibi Aleviler ve İslamcılar, milliyetçiler ve solcular, orta sınıflar ve alt sınıflar, BDP siyaseti içinde Kürtlük zemininde kimi zaman beraber kimi zaman rakip hareket ediyor. Ancak bu durum Türkiye’de potansiyel olarak Kürtler dışında kime seslenileceği, kimle ilişkileneceği sorusuna cevabı değişken ve kaygan kılıyor. Bu sebeple de her bir grup BDP’den farklı manevralar bekliyor.
Öte yandan sürekli yenilenmenin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin başarısının en önemli sırrı olduğu da ortada. Bu yenilenme hareketin kaçınılmaz bir biçimde belli pozisyonlar, kişiler ve alanlarda biriktirdiği egemenliğin, genişleyerek, eyleyerek, yeniden yapılanarak, müzakerelere girilerek aşındırılmasını / dağıtılmasını / demokratikleşmesini sağlıyor.
Nitekim Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çözüm sürecinin parçası olarak gördüğü 4 konferans, BDP’nin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin kendi tarihsel koşullarını aşması için benimsenecek yöntemi ortaya koymuştu. Bu konferanslar hareketin kendinden farklı yaklaşımlar, tabanlar ve siyasi öznelerle üretici bir müzakereye girmesini ve esnek toplumsal ittifaklar yaratmasını amaçlıyordu. Benzer bir şekilde kendisini gittikçe daha fazla gösteren demokratik toplum ve özerklik hamlesinin anlamının da belli bir toplumsal, siyasi ve iktisadi modeli örgütlemek kadar, yerellerle girilen müzakereler sonucu değişmek ve daha da derin bir biçimde halklaşmak, halklaşarak genişlemek olduğunu söylemek mümkün. Bu sayede örgütlemek ve örgütlenmek yepyeni bir anlama kavuşacak. Toplumsal alan Kürt Özgürlük Hareketi’ne göre, hareketin gözetiminde ve denetiminde değil, bizzati Hareketin kendisi olarak yeniden yapılanacak.

Toplumsal alanı yeniden düzenleme

Bu son derece önemli bir hamle. Hareket bir yandan kendini, değerlerinin dolaşıma girdiği bölgesel ve küresel sahneye daha sistemli ve demokratik bir biçimde açarken; bir yandan da halkla ilişkisini bir feda, hediye, bedel ekonomisinden çıkartarak; radikal demokrasiye, sürekli eylemliliğe ve devrimci eşitliğe tercüme ediyor. Böylelikle demokratik paketin en can alıcı alt metni olan ve Kürdistan’da AKP ve nesnel ittifaklarının yapmaya çalıştığı orta sınıflaştırma (eşitsizleştirme), milliyetçileştirme (reformistleştirme), talepleri sembolikleştirerek oluşturduğu yeni sınıflara mal etme (eylemsizleştirme), hamlesine sosyolojik bir cevap veriliyor.
Bu kolay bir süreç olmayacak. Çünkü AKP’nin ekonomik, toplumsal ve siyasi alanı mülkleştirme, millileştirme ve (aileleştirme) üzerinden birbiri ile uyumlu kılma çabasına topyekûn bir alternatif oluşturma iddiası taşıyor. İktisadi, toplumsal ve siyasi alanları yeniden düzenleme niyeti içeriyor. AKP’nin Sünni İslami gelenekle de harmanlanmış, hizmet, kalkınma ve hayırseverlik söylemlerine müdahaleyi; bu söylemlerin yerine tabandan gelecek yeni ve aynı derece cazip siyasi ve evrensel terimleri oluşturmayı gerektiriyor. Hizmet, kalkınma ve hayırseverlik fonksiyonel sosyolojinin terimleridir. İnsan doğasını ve toplumsal olanı var sayarak onların gene var sayılan ihtiyaçlarına derman olma iddiasına dayanan ahlaki bir dil ihtiva eder.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin siyasileştirdiği toplumsal bakışta ise cinsiyet, ekoloji ve özgürlük; ataerkillik, sömürü ve seçkinleşmeye karşı, Marksist, feminist ve antiemperyalist bir sosyolojiyi yaşama geçirmeyi hedefliyor. Bunların tamamını birbiri ile uyumlu kılacak, yani siyasi ile toplumsalı ve ekonomik olanı, kamusal ile gündeliği, bilimsel ile yerelliği bütünleştirecek evrensel ve eylemsel dili oluşturmak süreç içinde gerçekleşecek ve illaki geleneksel değerlerle de beslenecek bir yol bulacak. Bu geleneksel değerler İslami olabilir, olmayabilir; belli bir toprak parçasında yaşamakla ilgili olabilir, olmayabilir, ancak her daim ezilmenin bilgeliğinden gelir. Daha önce barış süreci ile ilgili yazdığım yazılarda hakikat ve müzakerenin bu tür terimlere örnek teşkil edebileceğini ifade etmiştim.

Taktiksel değil stratejik

Kürt Özgürlük Hareketi’nin bölgesel boyutta yeni bir dünya inşa etmesi; Kürdistan’da milliyetçileşme, orta sınıflaşma ve AKP ile ittifaklaşmaya karşı başarı sağlamasının önemli yollarından biri de Türkiye’de de iddialı bir var oluşa, bir karşılığa kavuşmasından geçiyor. AKP dışında bir toplumsal alanı icra etmekten geçiyor. Daha önce defalarca denildiği gibi HDK-HDP oluşumu ile Kürt Özgürlük Hareketi’nin ilişkisini taktiksel değil stratejik kılan da bu. Ancak burada en büyük mesele şu: Kürdistan’daki çok farklı ezilmişlik izlekleri Kürtlük üzerinden bir arada tutulabilir ve siyasileştirilebilirken, batı cephesinde böyle bir çerçeve bulunmuyor. Öte yandan toplumsal anlamda Türkiye’de çok ciddi muhalifleşmeler de yaşanıyor. Bu muhalifleşmeler farklı zamanlarda homofobiyi, mezhepçiliği, ataerkilliği, doğa sömürüsünü, ırkçılığı ve şiddeti sorguluyor. Ancak sözünü ettiğim çerçeve yokluğu sebebiyle Türkiye’de siyasi olarak bir arada durmak idealde yukarıda sayılanların tamamına (pratikteyse bunların da elbette dışlayıcı ve hiyerarşik bir sıralaması var ama şimdilik bunu geçelim) karşı olmaktan geçiyor. O zaman da kesişen küme haliyle daralıyor.
Kanımca genişlemek, kimliksel olanla sosyolojik alanın çoğulluğunu bir araya getirmekten geçiyor. Homofobi, mezhepçilik, ırkçılık, ataerkillik, şiddet, doğa sömürüsü vs. karşıtlığını, bunları benimseyen çoğul ve parçalı sosyolojik yapının tamamını kapsamak ve birbiri ile ilişkilendirmek gerekiyor. Bu ise söylemsel ve bilinçssel düzeyde değil pratik anlamda yapılacak sancılı bir iş. Yoksa eyer bu değerlerin tamamına aynı anda sahip hazır öznelerin merkezde yer alması arayışına koşulursa, HDP-HDK oluşumunun toplamı yine etkisiz kalacak, toplumla ilişkisi yine steril olacaktır. Nitekim AKP son zamanlarda bu çelişkiyi derinleştirme çabasında. Kürt haretketi ile zıtlaşarak ve uluslaştırarak onu sembollere ve taleplere indirgeyerek bu potansiyel sosyolojik zeminden koparmaya çalışıyor.

HDK ve HDP

Bu ayın sonunda HDK ve HDP kongreleri var. Bu kongreler HDK ve HDP çerçevesinde bir araya gelmiş olan Türkiye’nin batısındaki demokrasi güçlerinin yerel seçim siyasetini belirleyecek. Bu sebeple kongrelere giden yolda ve sonrasında bunlarla ile ilgili derin tartışmalar yürüterek bunları güçlendirmek gerekiyor. Bu tartışmanın en önemli eksenini ise yukarıda da belirttiğim gibi nasıl bir genişleme siyaseti izleneceği ve Kürt Özgürlük Hareketi ile girilecek ilişki oluşturuyor. Bugün bunların birincisi ile ilgileneceğim.
Genişleme söz konusu olduğunda, işe öncelikle Türkiye toplumsal alanını örgütlenecek bir boşluk olarak ya da belli isimlerin temsil ettiği bir ideolojik ya da kimlikler bütünü olarak görmekten vaz geçerek başlanmalı. Şöyle ki: Daha önceden de belirttiğim gibi bugün gelinen noktada Türkiye’de millileştirme, mülkleştirme ve aileleşme alanlarına sığmayan irili ufaklı çok çeşitli örgütlenmeler bulunuyor. Aralarında kentsel dönüşüme, maden aramalarına, HES’lere, mülksüzleşmeye karşı örgütlenenler var. Kürtaj yasağına, sığınma evlerindeki yetersiz koşullara, üç çocuk baskısına, ev içi emeği sömürüsüne, erkek şiddetine, mahkemelerde, ofislerde, sokakta erkeklerin kayrılmasına itiraz edenler, hayatlarını değersizleştiren ve onları her gün ölümle tehdit eden homofobiye karşı mücadele edenler, prekayalaşmaya, taşeronlaşmaya, sonu gelmez atama vaatlerine, özlük haklarından yoksunlaştırılmaya, iş kazalarına, kredi borçlarına karşı durmaya çalışanlar var.
Cem evlerinde “terörist” muamelesi görmeye, din dışı sayılmaya, din içileştirilmeye, mezhepleştirmeye, okul müfredatıyla disipline edilmeye tahammülü kalmayarak bir araya gelenler, sansür ve güvenlik politikalarıyla disipline edilmeye karşı talep geliştirenler var. Kuzey ormanları savunması hareketi, engelliler dernekleri, tarım kooperatifleri var. Türkiye’de astronomik sayıya ulaşmış derneklerden de anlaşılacağı gibi toplumsal alanda mücadele eden onlarca grup bulunuyor. Üstelik bu grupların birçoğu kendilerine müşteri muamelesi yapılmasını, ya da oy deposu olarak görülmeyi değil; bizzati kendilerini ilgilendiren konularda siyaset yapıcı olmayı istiyorlar.
Ayrıca bu grupların bir çoğu laik-Müslüman, Kürt-Türk ekseninde kutuplaştırılmış siyasi alanda kendilerini temsil edilir görmüyorlar. AKP’nin mülkleştirme, millileştirme ya da aileleştirme siyasetlerine kah dahil oluyor, kah bunlardan ayrışıyorlar. Toplumsal muhalifliklerini ise bir bütünsel özne inşasına tercüme etmek arzusunda ve niyetinde değiller. Yani bilinir bir siyasi kimliğin içinde kendilerini göremiyorlar. Örneğin bunlar -ki muhalefetin asli aktörleridirler- HDK içinde nasıl var olur? Kürt Hareketi ile nasıl ilişkilenirler? İşte bu konuda cesaretli adımların atılması AKP’yi en korkutan mesele.

Eşitlikten ne anlıyorlar?

Öte yandan Türkiye’de demografik bir devrim yaşanıyor. Genç çoğunluğun büyük bir kısmı hizmetten boğulmuş, hayırseverlikten bezmiş, kalkınmaktan yorulmuşlar. Hizmet yerine başlarına gelenlere dair bir cevap, kalkınma yerine kamusal alanda beraber durmalarını sağlayacak araçlar, hayırseverlik yerine ötekiyle şiddetsiz bir diyalog istiyorlar. Bir çoğu Kürt ve metropollerde yaşıyor. Bir çoğu kadınlar. Bir çoğu Alevi. Bir çoğu bankalarda, çevirmenlik bürolarında, call-centerlarda, turizm acentalarında, lokantalarda, atölyelerde çalışıyor. Bir çoğu taşra-şehir hattında git gelli yaşamlar sürüyor.
AKP’nin kolonize ettiği geleceklerinin ve savaşla terörize edilmiş yaşamlarının bir başka ihtimale açılmasını istiyorlar. İşte kanımca HDK’yı ve dolayısıyla HDP’yi Türkiye’de gerçek bir alternatif yapacak bu grupların katılımıdır. Bu tür gruplarla birlikte siyaset yapmanın ne demek olacağını bilmiyoruz. Gündelik hayatlarında demokrasiden, eşitlikten ne anladıklarını, hangi evrensel değerlere sahip çıktıklarını bilmiyoruz. Belki de işin en heyecan verici kısmı bu. Bu ise bir kez daha zoru başarmayı gerektiriyor. Türkiye’de ve Kürdistan’daki çok parçalı toplumsal yaşamı tanımayı, ondan öğrenmeyi ve toplumsal aktörlerle radikal bir eşitlik içine girmeyi gerektiriyor.
Kısacası bir sosyolog olarak, ne bildiğimiz anlamda siyasi, ne de bildiğimiz anlamda kimliksel ittifakların Türkiye ile Kürdistan’da ortak bir üçüncü seçeneği örmek için yeterli olmadığını savunuyorum. HDK’nın rolünün toplumsal müzakereyi ve toplumsal alandan çıkacak terimleri geliştirmek olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de toplumsal muhalefetin ortak siyasi çerçevesini şu anda büyük ölçüde AKP karşıtlığı belirliyor. Bir zamanlar bu, CHP’nin temsil ettiği bürokratik elitizm karşıtlığıydı. AKP toplumsal güçlere dayanarak bugünkü durumuna geldi. HDK/HDP içinde daha içerikli bir siyasi çerçeve derinlikli bir toplumsal müzakere ile belirlenecektir. AKP’nin kendini sürekli müzakerenin tek taraflı temsilcisi olarak yaratmasını aşmak ancak tüm bu gruplara biz demekle mümkün olacaktır.

Son yerine

Roboskî felaketinin, soykırımının ikinci yıldönümüne üç ay kaldı. Gezi Direnişi’nin parlak anlarından birinde twitter’da AKP’ye karşı başlatılan bir kampanyada -üstelik aynı sıralarda AK gençlik neyinizeksik hashtagiyla dünya trendlerinde ilk ona girmişken- AKP cevapver başlığı altında Türkiye’nin farklı kesimleri AKP’ye Roboskî’yi sordu. Sonra Enes Ata’yı, Abdullah Cömert’i, Ceylan Önkol’u, Ethem Sarısülük’’ü, Berkin Elvan’ı, Murat İzol’u sordu. Atanmayan öğretmenleri, ödenmeyen sağlık sigortası primlerini, tersanelerde ölenleri, Cem evlerini, Roman açılımını, Siirt davasını, Malatya Cinayetlerini, Sakine Cansız’ı, N.Ç’yi, Ahmet Yıldız’ı, Ruhban Okulu’nu, Hrant Dink’i, Savaş Buldan’ı, Vedat Ay’ı, JİTEM’i, Hüseyin Avni Mutlu’yu, Hizbullah’ı, bekaret kontrollerini, yurt tecavüzlerini, nehirleri, dağları, ormanları sordu. Genişlemenin ve toplumsallaşmanın anahtarını bu tür toplumsal hareketlenmeleri çoğaltmak oluşturuyor.
Bu tür toplumsal hareketlenmeler sembollerin arkasında değil içeriğin, emeğin, hafızanın arkasında durur. AKP bizi doğal sınırlarına geldiğimiz taleplerin, reflekslerin arkasına ittikçe kendimizden göreceli vazgeçerek öteki “mutsuzlarla” ilişkilenmek zorundayız. HDP ve HDK bunun denendiği bir zemin olmalıdır. BİTTİ

NAZAN ÜSTÜNDAÐ