Kürt sorunun paradigma bağlamında kırılmaya uğradığı yıllardan biri 2015 oldu. Bütün güncel metaforları, politik retorikleriyle flu ya da ara ihtimallerin işlevsiz kaldığı ağır bir süreci yaşadık, yaşıyoruz. Elbette bu sürecin iki ucu olan Kürt siyasal periferisi ile devletin egemenlik düzeneğinin soruna verdiği çelişkiler de fazlalaştı. Çatışma-barışma, bölünme- birleşme gibi olasılıklar da gelişmeler ışığında kendi faktörel etkisini göstermeye devam ediyor.
Sorunun ezeli, ezilen ve direnen tarafı olarak Kürtlerin konumu burda önemlidir. Zira devlet karşısında içte-dışta hukuksal, kurumsal ve tarihsel bağlantılar açısından savunmasız ve statüsüz konumdalar. Bu durum Kürtlerin tüm varlık ve yokluk hacimlerini belirlerken, Kürt Özgürlük Hareketi'nin de ana angajmanlarını doğrudan etkilemeye devam etmektedir.
Bu etkileşimin stratejik ya da dönemsel evrimlerini izlediğimizde; tüm çoğulcu ideallerine rağmen, kimi geleneksel uçların hareketin ana enerjisini belirlediğini görüyoruz. Bir nevi geriye bakış, ileriye dönüş yeteneği; devletin çözüm aklını ve araçlarını parça parça domine eden bir toplumsallıkla, Kürt gerçeğini her defasında biraz daha pekiştirmektedir.
Bu pekişme elbette çok katmanlı, teorik, pratik tecrübe nüansları ve realiteler içermektedir. Başta Sayın Öcalan olmak üzere hareketin tüm odaklarıyla makul demokratik ölçülere çektiği bu realiteler bile devletin ajandasındaki Kürt imasını kırmaya yetmedi. Sanırım 2015 yılındaki patlamanın asıl nedenini de esneklikle egemenliğin doğal, tarihi vuruşması olarak okumak en gerçekçisidir.
Keza devletin inkar ve ret ölçüsü sorunun yıpratıcı bir hal almasının değişmez kuralı olarak duruyor. Türk egemen aklının ret ve inkar savı sadece toplumsal, siyasal bir iktidar tercihiyle sınırlı olmayıp anayasal, askeri ötelik olarak da Kürt varlığının tümden pasivizesi üzerinden genişlemektir. Kürt sorununu Kürt’ten ayırma tezi cumhuriyetin üniterlik için belirlediği başat planlanma aracıdır.
Vatandaşla sorun çıkarıcılar, isyancılarla sivil halk, Kürt kardeşlerimizle teroristler gibi platonik küçümsemeler aynı zamanda resmi ve sosyal algı olarak yıllar yıllı MGK ve siyasi partilerin paydaşlığıyla Kürt düşmanlığının gizli karşıt kampını beslemiştir.
Ancak Kürt sorununun bileşkesi olan özgürlük hareketinin örgütlü bir çıpa olarak gelişmesi bu kamptaki paydaşların rollerini de süreç içinde niteliksiz kılmıştır. Bu açığa çıkış son beş yıllık çözüm yöntemlerinde de kendini göstermiştir. Zira Kürt sorununun sadece yerel, hükümet ilgisizliği, yatırımlar, sosyo ekonomik geri kalmışlıktan türemediğini, rejimin ana aklıyla ilişkili bir tenkit-talep dengesinden doğduğunu, tarafların çözüm ataklarındaki sert düşüş ve yükselişten de anlamak mümkün.
Ancak burda ilginç olan Kürt hareketinin sert düşüş ya da yükselişi her defasında konsolide etme gerçekçiliği, Kürt sorununu kontrollü genişletme, tartıştırma ve kabullendirme cesaretidir. Üstelik içteki bu alan aralama çabalarına süreç içerisinde Rojava ve Kürdistan'ın diğer parçalarında meydana gelen uluslararası ilgisiyi de dahil etmiş, örgütsel paradigmadan idari bir paradigma deneyimini de kurgulayarak çözümün alanını biraz daha genişletmiştir.
Açıkçası bugün özerklik ya da öz yönetim olarak ifadesini bulan arayışlar Kürt Özgürlük Hareketi'nin vardığı toplumsal taleplerin sınırları ve yoğunluğunun meşru talebidir. Zira hareket hem fiziki, hem de siyasal tecrübe açısından özerklik ya da resmen tanımlanmış anayasal bir güvenceden öteye düşemez. Bunun sosyal, kültürel, siyasal, hatta ekonomik olarak bile zemini bir yıl önceki gibi değildir. Zemini oturmuş bu toplumsal maliyetin, siyasal enerjinin, Türk tarafında yarattığı sefalet ise bizi soğuk savaş siyasetinin Türk siyasi partilerindeki demir perde mantığına götürmektedir. Keza dünyanın, bölgenin ve Kürt siyasetinin trendini belirleyen tarihi ve güncel doğruları kavrama konsunda derin körleşme içinde durmaya devam ediyor.
İslamcı kesim ve partilerini yıllarca rejim karşısında takkiyecilik yapmakla suçlayan Kemalistlerin, bugün devlet bekası adına Kürt sokağına inmesiyle, Kemalizme vesayet diyerek onun omurgasına sığınan İslamcıların millli güvenlik reisçillikleri aynı kapıda buluşuyor. Her iki kesim Kürt sorunu konusunda kardeş payı yaparcasına şiddet, manipülasyon ve suçlamalarla Kürtlerin normal taleplerini görmezden gelmeye devamededursun, Kürt sorunu her gün biraz daha topunu onların kucağına atıyor.
Kürtler her defasında Türklere bir şans tanıyarak ilerlerken, Türk siyasetinin rejim değişimini şahsi sembollere güdümleyip, aslında paçayı kurtarmaya çalışmaları eski sokakları yitireli çok oldu. Takkiye ve vesayet arasında Kürtlerin özerklikliği istemesinden daha haklı ne olabilir?