Tayyip Erdoğan, “halkın parası ile seyahat ve miting düzenlemek” eleştirisine önceki gün Amed’de yanıt verdi; “ben toplumun yüzde 52’sinin oyunu aldım. Bu nedenle devlet bütçesini istediğim gibi kullanma hakkım ve yetkim vardır” dedi.
Tayyip Erdoğan ve AKP, icraatlarının suç kapsamında ve ağır yargılama konusu olduğunu gayet iyi biliyorlar. Bu yönetim anlayışının faşizme dönüştüğünün de farkındalar.
İktidarlarını olabildiği yere kadar uzatma dışında, ikinci bir seçeneğe de sahip değiller.
İktidarı sürdürmenin yegane meşruiyet aracı da toplum onayı olunca, oy ve seçim büyük önem kazanıyor.
Nikos Poulantzas’ın belirttiği gibi, “birinci soru kitlelerin nasıl ve neden faşizmi istedikleri olacaksa, ikinci soru da, faşizmin kitlelere nasıl anlatıldığı ve söylendiği” olacaktır.
Türkiye’de de despotizme güzelleme yapan ve faşizmi kitlelere anlatan etkili bir alkış ve pohpoh sektörü var. Öyle olmasaydı eğer, “usta” bu kadar rahat çalmaz, çırpmaz, bu kadar yalan söylemez, kendi kendisine “ben bana hayran ben bana kurban” deyip durmazdı.
Çevresi, danışmanları, medya, sanatçı ve yazarlarla ilişkileri bakımından, Tayyip Erdoğan Mussolini’ye çok ama çok benzemektedir.
Mussolini’nin 1922 – 1945 yılları arasında, iktidara gelişi ve yükselişi, İtalya faşizminin sadece “Duçe”nin marifeti olmadığını; dönemin gazeteci, sanatçı ve aydınlarının katkısıyla gelişip serpildiğini gözler önüne serer.
Devlet memuru bir öğretmenin alkış, övgü ve pohpohlama ile nasıl bir felakete dönüştüğünün de iyi bir örneğidir Mussolini.
Il Selvaggio isimli dergi 30 Eylül 1931 sayılı nüshasında, Mussolini için şunları yazıyordu; “bu büyük imparatorluğun biricik sanatçısı, bu büyük imparatorluğun kurucusu Mussolini’dir. Mussolini, çağımızın en büyük yazarlarından biri, hatta birincisidir.”
Başka bir yazar, dalkavukluğu daha ileriye taşıyor, Musollini’yi İtalya’nın en iyi müzisyeni ilan ediyordu; “saat kaçta dönerse dönsün, Mussolini eve girer girmez kemanına sarılır. Ne denli öfkeliyse, o denli iyi çalar” diye yazıyordu.
Cosabella Dergisi’nin 1934’te yayınlanan bir sayısında, Pagano isimli yazar, rasyonalizmi suçladıktan sonra Mussolini’den, “İtalyan mimarisini kurtaran adam” diye söz ediyordu.
Heykeltraş Crescini, hem dalkavukluğunu hem Mussolini’nin fiziki gücünü ölümsüzleşleştirdi(!). Açıkta ve dikelmiş cinsel organı ve şişmiş pazularıyla, Mussoloni’nin sağ eliyle bir lokomotifi havaya kaldıran heykelini yaptı.
25 Temmuz 1943 gecesi, Mussoloni iktidardan devrildiğinde, İtalya’da, faşizmle uzlaşmış olduğunu itiraf eden, Mussolini’yi desteklediğini açıklayan, özür dileyen tek bir aydına rastlanmadı. Tam tersine, dönemin tüm dalkavukları ve yağcıları, Mussolini faşizmine karşı yirmi yıl boyunca mücadele ettiklerini yazmaya, anlatmaya başladı.
Erdoğan’ın Türkiye’deki dalkavuk yazarları ve yağcı sanatçılar henüz O’nu en iyi müzisyen ilan etmediler. Ona keman da çaldıramadılar. Onu hala fantom savaş uçağı pilotu yapamadılar. Erdoğan’ın dikelmiş cinsel organı ve şişkin pazularıyla, lokomotif kaldıran heykeli de henüz yapılmadı.
Ama, Demirtaş’ın deyimi ile, sadece para çalabilen bu “tarafsız ve yoksul halk evladı”nın, mimariden müziğe, sinemadan tiyatroya, spordan edebiyata, sanayiden ticarete, ekonomiden teknolojiye kadar bilmediği hiçbir konu(!), Mussolini’den aşağı kalır hiçbir yanı yoktur.
Tehlikenin büyüklüğü ve yakınlığı da burada…