İnce, uzun dal boyluydu. Esmer kara yüzünde kendinden emin bir ifadesi olurdu her zaman. Kuryeydi... Yedi yıl boyunca sırtında yüzlerce gerillayı taşıdı. Önce Hüseyin’in komutasında bir kuryeydi, yardımcılığını yapıyordu. Hüseyin’in şehit düşmesiyle Haşim, ustası olduğu bu işin başına geçti. Okur-yazar değil Haşim. Ancak sayıları yazmasını biliyor. Hesap yapmasını ise herkesten çok daha iyi biliyor. Gerilla silahlarının alımından sorumluydu çünkü. Gerillanın silah ve diğer erzakını kurnaz tüccarlardan satın aldığında son derece titizdi. Haşim, kendi köyünden, çevresinden en iyi bildiği genç arkadaşlarını seçti, onlara eğildi, nefeslerini dinledi, umut aldı, bilgi verdi. En son genç bir kız olan yeğeni gibi, hepsini kendi eliyle donattı, giydirdi, silahlandırdı ve gerilla mevzilerinde nöbete göndermeyi bekledi.
Dediler, "sınırın öte yanında yaralılar bekliyor." Bunu dediklerinde Haşim, yaralı bir aslan gibi dönüp durdu, duramadı yerinde. Uyuyamadı.
Sınırın öte yanında yaralı olduğu zamanlarda, boş gidip gelmek olur mu? Gidecek bir grup aradı, sordu, topladı, kendi bulduklarıyla buluşturdu, donattı. İğneden ipliğe denetledi. Her şeyleri tamamdı. Her şeyi tek tek tarif etti. Komutan kimdir, kurye kimdir, hepsini tanıttı.
Sıraya dizilmiş gerilla adaylarına gece yürümenin, sırat inceliğinde yol katetmenin ilmini anlattı: "Yürürken Çiyayê Spî’nin doruğunu gözden yitirmeyeceksiniz. Arkadaşınıza sahip çıkacaksınız. Hatta yürüyüşte kendiniz değilsiniz, arkadaşınızsınız. Yürüyüş, bir yoldaşlık işidir. Yalnız başınıza hiçbir anlam ifade etmezsiniz. Önünüzden giden kimdir ve ardınızdan gelen kimdir bileceksiniz. Çantanızı sırtınıza mükemmel bağlayacaksınız. Arkadaşların herhangi bir nesnesi düşerse, kaldıracaksınız. Ayaklarınızı yerde sürümeyeceksiniz. Çünkü en düz ovada olsanız bile, esasta bir dağ yokuşu çıkmaktasınız. Silahınızı, şutüğünüzü sağlam bağlayacaksınız. Hiçbir eşyayı kaybetmeyecek, düşürmeyeceksiniz. Çantanız içindeki eşya sizin değildir. Çantanızda çözümlenmiş hayatlar vardır. Arkadaşlara gidecek mektuplardır. Canınızı kaybetmedikçe, bunları kaybetmeyeceksiniz."
Uzun boylu, kara-esmer, ince dal gibi zayıf ve yemek yemeyi fazla sevmiyor olması, belki de O'nun rüzgarla yarışması için gerekli olduğundandır. Bunun için kendisine çoğunlukla "Dirêj" de diyor arkadaşlar. Hevalê Dirêj’in uğradığı beş-altı ev var. Bunların dışında hiçbir eve uğramaz. Aslında o kadar büyük bir tehlike olmamasına rağmen, gizliliğin bir gereğidir. Haşim, bu evlerdeki ailelerin bir bireyi gibidir. Her şeyiyle onlarla birliktedir. Onlar da Haşim’i böyle düşünürler.
Dağları-taşları sevmek nedir? Ona bir kez kavuşup yetinmek değil, sonsuz bir kavuşma halinde olmaktır. Haşim, Dicle’nin öte yakasındaki savaşa kattığı yüzlerce savaşçıya yenilerini eklemek için yola çıktı. Grup geçerken de, Haşim sürekli keşif halindedir. Zaman zaman grubu mevziye yatırarak kilometrelerce ileri gidiyor, zaman zaman gelip en arkada yürüyor.
Tehlike hangi taraftaysa, Haşim oradadır. Sınır düzlüktür, "deşt" denilen tarlalar göz alabildiğine uzayıp gider. Grubun hedefi olan dağa, yani dokuz saatlik yola kadar dağ yoktur. Ancak sınırın bir yanında küçük küçük tepeler vardır. Her tepenin ardında ise bir tehlike. Her an muhtemel bir sınır devriyesi tetiktedir. Sınırı geçtikten altı saat sonra yeniden engebeli arazi başlar. Buraya varıldığında, kış mevsiminde dizlere kadar çamura bata çıka yürüyüşe devam ederken, dikkat ve inceliğini kaybetmeyen Haşim, her zamanki gibi iki kişiyi yanına alarak kaçakçıların yanına gitti. Grubun gelişini bildirdi. Anlaştılar. Keleklerini beraberlerinde getirmişti. Orada, suyun kıyısında nefes nefese, sırayla birbirlerine devrederek, ciğerlerini bir körük gibi kullanarak şişirdiler. Keleklere en fazla on kişi binebiliyordu. Sınırın öte yanına bir gerilla grubu geçirdikten sonra, içlerinden biri kanser hastası olan yaralı grubunu getirmesi gerekti Haşim’in. Kanserli gerilla, uzun süredir yoldaydı, doktora yetişmesi gerekiyordu. Ancak çok geç kalınmıştı. Diğer bir erkek ve iki kadın da yaralanmışlardı. Haşim, sınırın gerisinde bir tepedeki koordine merkezini aradı.
"Sipan Sipan! Sipan Sipan!"
Sınırın öte yanından cevap geldi.
"Haşim Haşim, dinliyorum!"
“Dört yaralı var. Biri kanser, ağır. Diğer arkadaşlarda mermi yarası var. İkisi kadın. Kanserli arkadaş dışında hepsi yürüyebiliyor. Yola çıkıyoruz."
Aradan iki saat geçtikten sonra, koordine merkezinin telsizi yeniden bağırdı.
"Sipan Sipan!"
“Dinliyorum, Haşim!”
“Sipan Sipan! Arkadaşlardan biri bizi terketti! Tamam."
Koordine merkezinde kısa bir sessizlik oldu. Haşim şehit düşmüş gerillanın yüzüne bakıyordu. Telsiz yeniden çaldı.
"Haşim Haşim!"
Haşim gözlerini şehit gerillanın belli belirsiz görünen yüzünden karanlığa kaldırdı.
"Dinliyorum Sipan!"
"Kaç saatlik yol geldiniz?"
"İki saat. Tamam."
"Haşim, geri dön."
Sessizlik yeniden gelip yerleşti. Haşim bir kez daha, önce hayatını kaybeden gerillaya, ardından da düşüncelerini anlamak ister gibi diğer yaralılara baktı. Sessizlik, sadece dillerinde değil, yüzlerinde de yer edinmişti. Kararsız değildi Haşim. Yalnızca kederdendi düşünmesi belki de. Yeniden telsizini ağzına yaklaştırdı.
"Sipan Sipan! Geri dönemem. Geri dönmeyeceğim."
“Haşim Haşim, taşıyamazsın. Geri dön!"
Haşim yeniden, ses tonunu hiç değiştirmeksizin dönmemekte ısrar etti. Sonunda Haşim’in iyi tanıdığı, ona güvenle dolu bir ses girdi araya.
"Sipan Sipan! Haşim’in üzerine fazla gitme, boşuna. Geleceğim diyorsa gelir."
Araya giren anakarargahtı. Bunun üzerine koordine merkezi ısrarını kesti. Yeniden Haşim’i arayarak neden dönmemekte ısrar ettiğini sordu. Haşim aynı sükunetle cevap verdi.
"Şu anda bir kişi bizi terketti. Eğer dönersem, bu arkadaşları da kaybedebiliriz. Hepsinin eve yetişmesi gerek. Yoksa bizi terkederler."
Haşim, üstü kapalı biçimde yaralıların acilen hastaneye yetiştirilmeleri gerektiğini, bunu yapmazlarsa yeni ölümler yaşanacağını söylüyordu.
“Sipan Sipan! Sorumluluğu üzerime alıyorum. Arkadaşları getireceğim."
Haşim, Sipan’a hazırlık yapmasını söyledi.
“Anlaşıldı.”
Yeni şehit için mezar kazılacaktı.
Sabaha doğru saat 3-4 sıralarında, koordine merkezi yeniden Haşim’i aradı. Haşim yarım saatlik yoldaydı.
"Arkadaşların durumu nasıl? Taşıyabiliyor musun?"
Haşim işinden alıkonulmak istenen bir usta edasıyla cevap verdi.
"O benim sorunum. Siz hazırlık yapın. Karşılama yerinde yarım saat içinde hazır olun."
Sonunda buluşma noktasından grubu alan kamyonet, şehitliğe ulaştı. Yaralı gerillaların ikisi şehidin yanlarında, biri de başucunda duruyordu. Şehit, tam ortada, boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Arkadaşları, sırayla şehidi yüzünden, sanki derin uykusunu bozmamak için özen gösterircesine, usulca öptüler. Haşim önce şehidi indirdi. Yorgundu, ancak asla belli etmiyordu. Kazılan mezarı beğenmedi. Kazmayı alıp mezara indi, uzunlamasına ve derinlemesine daha çok kazdı. Yeterli olduğundan emin olduktan sonra da çıktı. Arkadaşlardan biri mezardaki toprağı atarken, o şehidin saçlarını taradı. Üstünü özenle düzeltti. Ayakkabılarını çıkarıp sildi, yıkadı. Yeniden giydirerek bağlarını özenle bağladı. Sonra yüzüne baktı. Eliyle saçlarını yana doğru okşayarak, kendisi de şehidini öptü. Sonra arkadaşlarıyla birlikte onu gömütün içine indirdi. Toprağını yavaş yavaş örttü. Haşim mezarda hiç tümsek kalmayacak biçimde toprağı tesfiye ettiğinde, güneş çoktan öğleye yükselmişti.
Ocak 1997’ydi. Haşim, 4 ay kadar kaldığı cezaevinden çıkalı fazla olmamıştı. Yine aynı titizlikle, aynı ustalıkla bir grubu Dicle’ye ulaştırdı. Yardımcı olarak yanına Kahraman’ı almıştı. Dicle’den geçmek için son seferini yaparken, keleklerden biri patladı. Lastiklerin havası hızla boşaldı. Haşim, 8 gerillayı teker teker suyun bu kez hayat yerine öfke ve ölüm saçan kucağından kurtardı. Bir tek kişiyi en sona bırakmıştı. Bu, yardımcısı Kahraman’dı. Kahraman, suların öfkesine kapılmış gidiyordu. Haşim, onun ardısıra dalgalara atıldı. Ve bir daha dönmedi.